Oray Egin
© Oray Egin, oray.egin@cimbom.org

Seytan Ayetleri

14/Aralik/1997
Oray Egin - Galatasaray’da yeni bir seyler olmazsa, çok yakinda Fatih Terim’in valizini toplayip ya bir gazetede "firavunlarla" birlikte köse yazarligina baslayacagi veya futbolu bilen eski futbolcularla tartismali pozisyonlari yorumlayacagi görülüyor.

Geçenlerde kidemli sayilabilecek bir "futbol yazari abimizle" sohbet ediyordum. "Abi," dedim, "Arif hakkinda bir yazi yazmak istiyorum." Ona yazinin içerigini anlattim. Kafamda tasarladigim konu Arif’in nasil bir Türk filmi hikayesi gibi yükseldigiydi. "Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç" olan Arif Erdem, simdilerde yasamini futbolla kazanan bir Türk burjuvazisini temsil ediyordu. Söz konusu futbol yazari bana "Ama o bunlari anlamaz" dedi, neden anlamayacagini sordum, bana onun zeka bakimindan biraz "zaafi" bulundugunu, yani biraz "eksiklikleri" oldugunu ima etti.

Bir süre evvel, Arif’de bu "toplumsal sembol" cevherini kesfettigim zamanlarda ona en fazla saldiran bir köse yazariyla da konusmustum. Bana -bir sürü para kazandigi halde- Arif’in babasini bir SSK hastanesinde ölüme terk ettigini, öyle bir hastaneye saglam giren adamin bir hafta sonra cesedinin çikacagini söylemisti. Yani, "takmasinin sebebi" bundan kaynaklaniyormus.

Arif, bugüne kadar kendisini en agir elestirenlere bile "Elestirmenimdir, saygi duyarim" yorumunu yapti. En acimasiz hakaretlere "Onun ayibidir, bilemem" karsiligini verdi. Bir anda aile degerlerini, en özel iliskilerini, ahlakini, zekasini sorgulamaya baslayanlara karsi en ufak bir ses bile çikarmadi. Kendi takim arkadasinin bile onu, Okan’i dincilikle, tarikatçilikla suçlamasina aldiris etmedi. En azindan bunu televizyon kameralarinin önünde "malzeme" amaciyla yapmadi. Bir doksan dakika boyunca hem kendi taraftarindan, hem karsi taraftardan küfür yedi, yine de agzini açmadi. Oysa, yapabilirdi. Bunu Fatih Terim bile yaptiktan sonra ekranlara çikar herkese bir güzel "agizlarinin payini" verebilirdi. O bu yolu seçmedi.

MALUM PENALTILAR
O görüntü hiç gözümün önünden gitmiyor. Arif ceza sahasi içinde bu sefer "düsürülüyor", hakem penalti vermiyor. Ayaga kalkiyor, bagirmaya basliyor, belli ki çok gergin ve çok sinirli, zaten çok kisa olan saçlarini yolmaya basliyor. Hakem, penalti vermiyor.

Hakemlerden gazetecilere, taraftara kadar herkes Arif’e karsi sartlanmis. Yillardir, ceza sahasi içinde kendini yerlere serip, penalti noktasina giden yolu açan böylesi bir geçmisi kendisi de inkar etmez herhalde. Zaten futboluna karsi her türlü elestiriye açik oldugunu söyledi. Ama herkes, Arif’in Galatasaray kulübünü ahlaki problemlerle karsi karsiya biraktigini yazdi, yani o kulübü zedeliyordu.

Son yillarda hem Galatasaray hem de diger kulüp taraftarlarinin en çok tepki gösterdigi futbolcu Arif Erdem. Yani Arif’in "imaji bozuk", o penaltilardan dolayi.

ONURLU FUTBOLCULAR
Spor basini gözlüklerinden arinirsak yillardir Galatasaray’in "onurlu" bir futbolcu yaratamadigini görecegiz.

Onurlu; yani futbol hayati boyunca hiçbir saibeye bulasmamis, tarafli tarafsiz herkesin sevgisini kazanmis bir futbolcu. Fenerbahçe’nin gurur duyacagi Can Bartu’su, Oguz ve Aykut’u var. Besiktas’ta malum Metin-Ali-Feyyaz var. Trabzonspor’un da Ogün’ü var diyelim. Galatasaray kiminle gurur duyacak? Bir kaç yil önce "Tüketici Kösesi" yazan kadinlara bile konu olmus kebap ve seccade tüketicisi Hakan Sükür mü Galatasaray’in gururu? Yoksa Tugay mi, her hakem kararindan sonra eli havada kosturup duran Bülent mi? Arif de olamaz, bu sans elinden alindi. Vedat zaten gece alemlerinde, Hakan Ünsal da "vatan haini".

Galatasaray kendi imajina yakisacak bir futbolcu yaratma firsatini çoktan kaçirdi. Bunun büyük sebebi de geçtigimiz haftalardaki Fatih Terim’in "sok" açiklamalari. Bugün bir çok taraftar Fatih Terim’in Galatasaray’in basinda bulunmasindan oldukça rahatsiz. Bir çok televizyon kanali halka antipatik geldigi ve kanal degistirttigi için Fatih Terim’i ekrana çikarmiyor. Bu yüzden de böyle bir hocanin futbolcusu maalesef parmakla gösterilecek "Galatasaray’li futbolcu" olamiyor. Hani su herkesin örnek aldigi, çocuklarin fotograflarini duvarlara astigi, kendini özdeslestirdigi, tarihin ileride referans yapacagi...

BASINDA FATIH TERIM
Futbolun teknigini "yüce futbol bilgesi" Ridvan’dan daha iyi bilenler Terim’in fizik çalismasi yaptirmadigini, futbolcularin bu yüzden güçsüzlestigini ve Musa Çözen’in bu yüzden her maçta Galatasaray’in düsen futbolcularini ekrana getirdigini savunuyorlar.

Magazin basini futbolcularin Terim’e küskün oldugunu, kimi futbolculara ilk on bir sözü vererek takim içinde huzursuzluk ve çesitli fraksiyonlar yarattigini yaziyor.

Dikkat edilirse kimse Fatih Terim’i futbol disinda elestirmiyor. Oysa Terim, su günlerde bunlara bile tahammül edemiyor. Suçlu psikolojisiyle birilerine düzeysizce saldiriyor. Dogrusunu isterseniz irrite ediyor. Konusmalarindan, tavirlarindan tüm bunlari dogruladigi gözleniyor. Hiçbir açiklamasinda elestirileri çürütemiyor. "Iste fizik çalismasi, iste bölünmemis Galatasaray" demiyor. Sadece karsi taaruza geçiyor.

Bu yüzden Galatasaray, yozlasmis ve halkin gözünde güven kaybetmis yöneticilerinin çözüm üretemeyip birilerine saldirarak prim yapmaya çalistiklari, bir ‘kahraman’ bekleyip duran üçüncü dünya ülkelerinden birine benzemeye basliyor. Iktidarin, gücün, yetkinin bir anda nasil canavara dönüstügü bir kez daha kanitlaniyor. Baksaniza Fatih Terim kendini "Musa" olarak görüyor ve emin olun kastettigi Maras’li Musa degil...

Böyle bir ülkede bu yüzden kendini futbol otoritesi ilan edenler fütursuzca Arif’e saldirabiliyor. Zeka düzeyini, aile degerlerini, ahlakini sorgulama hakkini bulabiliyor.

Türkiye ardi ardina kötü futbolculardan daha kötü spor yazarlari yaratiyor. Hala "kulüp yazarligi" tartisiliyor. Bir teknik direktör en kötü zamaninda spor yazarlarina saldirarak düzlüge çikmaya çalisiyor.

Dikkat ederseniz henüz kimse -Arif’e oldugu gibi- Fatih Terim’in ahlakini, aile degerlerini, zeka düzeyini, kisiligini, en özel iliskilerini, vatanseverligini sorgulamadi. Ve buna ragmen Terim elestirilere gözünü azgin bir hirs bürümüs, kazanmak için mubah olan her yola sapan bir "hükümdar" edasiyla cevap veriyor. Bu çarkin sonunda yarin öbür gün olabilecekleri kolaylikla tasavvur edebiliyorum.

Isin kötüsü, ileride futbolun sadece futbolcular tarafindan yazilacagini, bugün Arif’e saldiran zihniyetin giderek güçlenip yayilacagini, yeni kurbanlar arayacagini görüyorum. Çok yakinda birilerinin daha degerleri ve ahlaki sorgulanacak, birileri bir kez daha "firavun" olmakla suçlanacak, kulüp yazarligi hala geçerliligini koruyacak.

Böyle bir ortamda da en çok okunan köse yazari Fatih Terim olacak.

O kendini satmadi, yedek kaldi

3/Ekim/1997
Oray Egin - Bir arkadasimla konusuyorum. "Mutlu musun" diyorum, net bir cevap vermiyor. Artik bu sorunun cevabi "evet, mutluyum" veya "hayir" degil. Simdilerde bu sorunun cevabi, belirsiz bir arada kalis. Yani "sikintiliyim". O da sikintiliydi. Yine de gülüyordu. Üç-dört yil önce büyük bir çikis yapmis, ardindan sakatlanmis ve uzun süre kendini toparlayamamisti. Simdi ise yedek bekliyor. "Sen yetenekli misin" diyorum, gülüyor, "ben zaten yetenegimi kanitladim" diyor. O da bizden, hani su sansli kusak denilenlerden. 11 yasinda, yani herhangi bir çocugun okulda kopya çekmeyi ögrendigi o dördüncü sinif yillarinda büyük bir futbol takiminin seçmelerine katilip, kazaniyor. Herhangi biri olmaktan, önemli biri olmaya giden ilk adimi atiyor. Bir konusmamizda, her seyinin takimi oldugunu söylüyordu. Simdi onu biraz bezmis görüyorum, dogal olarak da umutsuz. Hayir, öyle çok fazla sey anlatmiyor, çok fazla olayin derinine inmiyor. Zaten merak ettigim baska sorular soruyorum, onlari geçistiriyor. Ama, gülüsünden bile belli oluyor "sikintili" olusu.

Neden oynamadigini, futbol yasantisinin belki de en verimli yillarini yedek kulübesinde geçirmesini daha "teknik" olarak arastirdigimizda, yani gazetelerin futbol arsivlerine inip, bir kaç "otorite"den görüs aldigimizda ayaginda çok top tutmasinin yedek kulübesi yolunu açtigi görülüyor. Oysa o, ayaginda fazla top tutmadigini da söylüyor.

Açikçasi, o gitmek istiyor. Huzuru bulamadigimiz yerde, siginacagimiz o gizemli kelimenin kanatlari altina giriyor, kaçmanin. Çünkü biliyor ki, artik mücadele edemeyecek. Her köse basinda iktidar olmak, mevkileri ne olursa olsun gole gitmek isteyenlerin oldugu, üstelik kazanmak için her seyin de mubah oldugu bir dünyada ne kadar çalissa, ayaginda ne kadar top tutmasa, veya formayi kapmak için ne kadar ugrassa da bunun bir ise yaramadigini biliyor. Üstelik hocasi da gitmesini onayliyor. Yani, bazen sadece yetenekli olmak yetmiyor.

Halbuki, daha sene basinda imza atmisti. Neden imza attigini soruyorum. ^ÑDaha çok çalisirim' diye düsünmüs, ^Ñne de olsa, mutlaka sans bana güler'. Oysa ne hocasi, ne de Pazar geceleri ekranlara ambargo koyan; biri stadyuma tükürmekle ün yapmis üç akilli adamin bile aklina geliyor adi. Bu yilin takim posterlerine bakiyorum, ne resmi, ne de imzasi var. Çünkü o sirada askerdeymis. Askere gidisini hatirliyorum, bir deniz otobüsünün ardindan, sessizce, hiçbir televizyon kamerasina görünmeden veya "en büyük asker bizim asker" sloganlarini duymadan gidisini... Oysa, ondan bir kaç ay önce en yakin arkadaslari ICEBERG kazaklariyla basina birliginde poz veriyor, bir baskasi hakilerin içindeki görüntüleriyle rating kazandiriyordu.

Geçtigimiz sezon sahaya girdigi bir kaç maçta takimi hareketlendirmisti. Çiplak gözle bakinca, yani teknik direktörü yaglamak gibi bir kayginiz olmadan izlediginizde görürdünüz. Ilk onbirde oynadigi yegane maçin ardindan bir gazete "hocasinin verdigi güveni bosa çikarmadi" yazmisti. Bu sezon da son dakikalarinda girdigi bir maçta gol atti. Ama geçen sezon sonunda, akilda kalan, hemen ilk hafta oynadigi maçta yaptigi gereksiz bir penaltiydi.

Ben her sezon, gereksiz penaltilar yapanlarin, saçma kirmizi kartlarla oyundan atilanlarin, tarikatlerin içinden çikmayanlarin, hayatlarini kumar masalarina yatiranlarin veya gecenin her hangi bir saati Etiler'de ortaligi birbirine katarak dolasanlarin en yüksege çikartildigini, peslerinden kulüplerin kostugunu ve bu adamlarin "alternatifsiz" veya "vazgeçilmez" ilan edildigi bir dünyada ona fazlaca haksizlik edildigini düsünüyorum. Onun yerinin yedek kulübesinin hiç görünmeyen bir kösesi olduguna inanmiyorum.

Geçmise bakinca, tarihimiz ilk onbirlerin bize hep ihanet ettigini gösteriyor. Bugün hangi taraftar, Tanju Çolak'i Galatasaray'a yakistiriyor? Neden ayni insanlarin geçmiste Tanju gollerini atarken onu da "vazgeçilmez" ilan ettikleri ise ayri bir soru. Bugün de ayni çeliskileri yasamiyor muyuz? 2 yil öncesine kadar her türlü saibesiyle aramizdan ayrilan ve bir anda geri dönen Hakan Sükür'ü simdi neden destekliyoruz? Kebap ve seccadesine ne oldu? Hâlâ, neden kimse Fethullah Hoca'yla iliskisini veya Seren Serengil'in dogum gününe gelisini soramiyor? Üstelik Seren Serengil'in "Fenerbahçe'li ünlü sarkici" oldugu bir dönemde...

38 golle kral da olsa, ister istemez insanin aklina ayni soru geliyor. Acaba, transfer görüsmelerinde ön plana çikan, futbola baslamasini saglayan, yöneticilerle bizzat görüsen, dügününün satisindan telif ücreti alan pek muhterem babasi mi ona kral olabilecegini söylemis? Zira o bizim gönüllerimizde hala "Torino'lu Saban". Ama hatirlasaniza, Saban bile bize hiç ihanet etmemisti. En saf duygulariyla ve sakalariyla bizi güldürürken ne sampiyonluk gecesinde havaya silah atip televizyonlara poz vermis, ne de gizliden gizliye liderlige oynayan tarikat seyhlerine reklam malzemesi olmustu.

Artik mühletini doldurmaya yaklasan ve yine bir gol orucu ile psikolojik bunalimin esigine gelen Hakan'i da bir köseye koyarsak, yine de elimizde kabarik bir "ilk onbir sabikalari" dosyasi duruyor. "Galatasaray sampiyon olmasin ama Hakan satilsin" derken bile bir bakiyorsunuz ki, yeni yetme bir genç Fatih, Anadolu'dan bir futbolcunun boynunu kirmaya çalisiyor. Elimizde çok iyi bir Vedat örnegi de var. Türk filmi gibi Sabin Ilie'nin dügünü var. Tam "Hakan gitsin, sorun bitsin" derken, bir futbolcu arkadasinizla konusuyorsunuz. Tek sorunun Hakan Sükür olmadigini anliyorsunuz.

Simdi, böyle bir dünyada, siz de gitmek istemez misiniz, onu düsünün. Ya Hakan Sükür olacaksiniz, ya da kendiniz kalacaksiniz. Ya kalip, Don Kisot mücadelesi vereceksiniz, ya da baska bir statta tribünleri ayaga kaldiracaksiniz. Kalinca ise ya yedek bekleyeceksiniz, ya da kendinizi satacaksiniz. Yillar sonra bir gün dönüp, sizi yedek birakan o kibirli hocaya da "Bir zamanlar yedek ama gururlu bir futbolcu vardi ya, iste o benim" diyeceksiniz. Kalamaya degecek mi?

O yüzden, bu yazsonu arkadasimla konusurken ona "en iyisi gitmen" diyebildim. Biliyorum ki, kalmasi hem onu, hem de onu izlemek isteyen beni veya varsa eger bizleri huzursuz edecek. Sonra kalip da takimin vazgeçilmez ilk onbirinde olsa bile o degismez çarkin bir parçasi olacagini biliyorum. Ilk onbir sabikasindan payina düseni de alacak. 8. kisimda bu islerde tecrübeli ev arkadasiyla tuttugu eve "kari-kiz" kapattigini, bos vakitlerinde agzina sis sapladigini, "kuru saçlar için" yazili sampuani kullanip da saçlari dökülen adamin hikayesini Pazartesi gecesi bir televizyon kanalina anlattigina tanik olacagimizdan korkuyorum. O yüzden de, onun için ve daha çok bizim için, yani henüz sirketlesen futbolun müsterileri olmayan bir kaç taraftar için, gitmesini istiyorum. Bu çirkin çarkin bir disi olmamasini için...

Bizler önceki kusaklarin "hangimize seçme hakki verdiniz ki" çigliklarina uzak duruyor. Kabul ediyoruz ki biz belki seçme hakki olan çocuklardik, istediklerimiz oldu, seçmelere katilip futbolcu olan bile çikti içimizden ama biz de düsünceleri maniple edilmeye çalisan kusaklar olduk. Televole ile yetisiyorsak bu sizin suçunuz, zira aramizdan henüz yaratici televizyoncular çikmadi. Egitim sistemini bile kendinize göre kurdunuz. Kendi istediginiz gibi olmamiza ugrastiniz. Tam aksine biz ayagimizda çok top tuttuk, yedek kaldik. O yüzden de ilk onbirlere hep Hakan Sükürler'i aldiniz. En azindan bizim gelecegimizi ne empoze etmeye çalistiginiz düsünceleriniz, ne Yesilçam'in yeni sinema stari bir köse yazari, ne de göbegi sortundan tasan ve kafasina T-Shirt'ünü baglayan bir teknik direktör belirliyor. Her an çekip gidebilecek, yarini bile düsünmemeyi göze alacak bir kusak olarak duruyoruz sizin karsinizda. Biz kendimizi satmadik, yedek kaldik. Size de, ilk onbirdeki o çok yetenekli oyuncularinizla mutlu bir gelecek biraktik.

Bugünlerde gitmesini söyledigim dostumun haberini gazetelerde okuyorum. Gitmek istedigini, "isyan" ettigini yaziyorlar. Yani, o kafasina koymus, belli ki gidiyor. Umarin son dakikada attigi bir gol kararini degistirmez. Sansliysa bu gidisi bir TV kanalinda "Yitik, buruk bir çocugum ben" sarkisi esliginde verilmez. Simdi Can Dündar'in dedigi gibi "gitmek sadakat, kalmaksa ihanet." Sikintili kalmaktansa,

Ona sesleniyorum, eger giderse, söz veriyorum, her maçini izleyecegim.

Yenilgilere alismali

10/Agustos/1997
Oray Egin - Toplar kaleye gitmeyebilir. Umutlarla geldiginiz tribünlerden boynunuz bükük ayrilabilirsiniz. Bir anda, skorboard’da tanisabilirsiniz onunla. Bir soyunma odasinin içinde, veya takim otobüsünde... Deplasmanda veya idman yaptiginiz tesislerde... Bazen bir köse basinda ya da en tutkulu askin ortasinda, bir kiyi kasabasinda veya bol isikli bir metropolde...

...karsilasirsiniz...

Hayat, tüm ikiyüzlülügüyle karsiniza çikmis, acima duygularinin yerini insafsizlik almis... Kimsenin size acimasina ihtiyaciniz yok... Tek basina ayakta kalabilirsiniz... Sakatlansaniz da, oyundan atilsaniz da, tüm spor yasantiniz boyunca iyi bir "yedek" olarak hatirlansaniz da...

‘Yenilgi’ yüzünü hemen hemen her gün gösteriyor. Kimseye boyun egmeden, hiçbir baski altinda kalmadan... Her gün ne kadar çok yeniliyoruz ve karsiliginda bedeller ödüyoruz...

Ölüyoruz ve öldürüyoruz...

Tipki geçen sene oldugu gibi... Yenilgi’nin agirliginin altindan kalkamayacak ciliz yürekler çareyi kazanmanin azgin hirsinda ariyor... Oysa birinin kazanmasi için mutlaka birinin kaybetmesi, yenilmesi gerekiyor...

Yeryüzündeki bütün oyunlar buna programlanmis... Yazarlar ve sairler bu ikilem üzerine yazmislar. Yenilenler hep kaybeden olmus, yenilmek hep aci ve suç olmus...

Yenilenler cezalandirilmis...

Futbol maçlari var, sonucun skora bagli oldugu. Gol atmanin zorunlu oldugu...

Oysa artik insan yenilgilere alismali...

Huzurlu beraberliklere, "yenildik ama ezilmedik" maglubiyetlere kapilari yeniden açmali... Kaybetmeli ve bundan huzur duymali... Kimseye hesap verme zorunlulugu olmamali. Kalelerde yenmis goller maç sonrasi ölen insanlardan daha mi degerli, düsünmeli...

Her kazanmanin ardindan bir bedel ödenecekse, ben yenilmek istiyorum.

Huzurlu sessizliklere, bos stadyumlara alismali...

Futbolcular, bir gün hiçbir kameranin kendilerine dogrultulmayacagini bilmeli. Bir gün, gerçekte kaybetmenin de oldugu, yenilginin de oldugu bilinmeli...

Fenerbahçe’den dört gol yemek, Fenerbahçe’ye dört gol atmaya esit olmali...

Dünyanin kendi kanatlari altinda döndügünü sanan yildiz futbolcular, küçük kasabalarin gelisen takimlarinda yer bulmaya çalismali...

Bir gün, herkes kadro disinda kalabilecegini ve yedek kulübesinin vazgeçilmezi olacagini hesaplamali... Büyük transfer sözlesmeleri, pahali arabalar ve ünlü olmaya çalisan kadinlar birden yok olabilmeli...

Maçlara kimsenin gelmeyecegi, tribünlerin bos kalacagi, ne olursa olsun sizi kimsenin desteklemeyecegini bilmeli insan...

Metropollerin parlak isiklari da bir gün sönebilir...

Yenilgi’den kaçilmiyor...

Futbol sessizlik, sessizlik ölumdur!

5/Haziran/1997
Oray Egin - Hayati tehlikelerinizi göze alarak giriyorsunuz stada. 25,000 kisi, her biri baska sey söylüyor, her biri bagiriyor, her biri sesini duyurmaya çalisiyor. Ve siz, hepsinin sesini duyuyorsunuz, hepsini gayet net anliyorsunuz, isteklerini, söylediklerini, tepkilerini o stadin içinde duyuyorsunuz.

25,000 kisi size bagiriyor, farkli cümlelerle, ama siz birine bile cevap veremiyorsunuz.

Iste futbol, bu demek. Her kafadan ayri ses çiktigi bir rejimde kendi kararlarinizi verememek demek. Sessizlik demek. Ve sessizlik çogu zaman ölüm demek. Oysa içinizde daha sönmemis volkanlarin sicakligi var, denizlerin dalga sesleri ve baharlarin isyanlari var. Ama siz sessizsiniz, dahasi, sessiz olmak zorundasiniz. Çünkü, futbol bu.

Son yillarda dünyada bu Ingiliz oyuncagini o oyunu oynayanlardan çok, o oyunu yönetenler belirledi. Paranin güce esit oldugu kapitalist dünyada, paraya sahipler güçsüzleri ezdi. Bugün bir spor kulübü yöneticisinin bir milletvekilinden veya bir yazardan daha çok itibar görmesi de, bu oyunun kurallarinin sadece saha içinde sinirli olmadiginin, degistiginin göstergesidir.

Paraya sahipler, futbolu sahiplendiler, futbolun gerçek sahipleri sessiz kaldilar. Ancak içinden sessiz kalmayanlar da çikmadi degil. Sansasyonu, patlayan flaslari, bankamatik kartlarini bir yasam biçimi olarak belirleyenler, futbolun populerliginden futbolun populistligine dogru kaymayi iyi bildiler.

20’li yaslarda bu kadar ün, para ve toplumsal sorumlulukla karsilasan insanlarin siginacak bir yer arama istegi artik biliniyor. Milyarlari sayacak kadar bir matematik bilgisi olmadan matematik profesörlerinden fazla maas alanlar bu paralari yatiracak finans kurumlarini da çok iyi biliyorlar.

Önceki hafta, Bursa’da saatler 19:00’dan 90 dakika önceyi gösterirken, Bursa Atatürk Stadyumu muhtesem bir mücadeleye sahne oldu. Oynanan maçin sonucu 6-0’di. Maçi oynayan takimlar Bursaspor ve Galatasaray’di, genç takimlardi ve Galatasaray genç takimi, Bursaspor genç takimini 6-0 yendi. O gün, o alti golü atanlarin adi halen bilinmiyor.

Gazetede haber olmadilar.

Bir magazin programinda "itfayeciler neden kirmizi kemer takar" sorusunu cevaplamadilar.

Onlari destekleyen seyirci onlarin adlarini bilmiyordu. Bir çogunu hala bilmiyor.

Ne spor yazarlari, ne televizyon programcilari, ne gazeteciler, ne de halk onlari taniyor. Belki de aramizda gizliden gizliye dolasiyorlar, otobüslerde, vapurlarda, dolmuslarda, ama biz onlarin farkinda degiliz.

Çünkü, henüz milyarlik sözlesmelere imza atmiyorlar. Henüz, kornasina basip, müziginin sesini açacak bir arabalari yok. Bir çogunun, o arabanin benzinini alacak dahi paralari yok. Hayatlari, pek basarili olamadiklari ve olamayacaklari okullari ile antreman sahalari arasinda geçiyor.

Bir çogunun akillarinda, bir an önce as takim ile sahaya çikmak ve görkemli sözlesmelere imza atmak yatiyor.

Bir çogu, birbirlerinin kuyularini kazarak bir yerlere gelmeyi bekliyor. Ama su anda hiçbirinin adi bilinmiyor. Aralarindan bir çogu, onbinlerce cosmus taraftara karsi futbol oynayamayacak.

Görkemli kontratlara imza atamayacak.

Gerçek bir soyunma odasinin içini göremeyecek.

Taraftarlari sadece anne babalariyla, arkadaslari olacak.

O baharin sonuna yaklastigimiz mayis günü, genç takim maçi sirasinda, genç takimin yedek kulübesinde oturanlar gün sayiyorlar.

Bir gün gelip de, bir stadyuma karsi hükmedip, onlarin her sözünü duyabilmek ugruna.

25,000 kisinin kendilerine ayri ayri ne dedigini duymak ve akillarinda onlara cevap vermek için gün sayiyorlar.

Onlar; futbolun gelecegi.

Onlardan sonra sahaya çikan ve bir assolist edasiyla yesil çimlerde dolananlar ise her gün yüklü bir medya baskisi, arabalarinin üstüne atlayacak kadar ‘güçlü’ bir taraftar destegi ve onlara paralariyla hükmeden bir yönetici ordusuyla karsi karsiya kaliyorlar.

Bir çogu, toplum içinde aldigi paralarla taniniyor.

Onlara para verenler de, bu güçle onlara hükmediyorlar.

Bugün, genç takim oyunculari orada burada futbolun içinde olup bitenleri açikliyorlardir, belki. Ama isimleri bilinmedigi için yer bulmuyor. Bugün konussalar da, yarin yeni bir sessizlige hazirlaniyorlar.

Kazanacaklari para ugruna sessizlige boyun egiyorlar.

Para kazanip, sessizliklerini bozanlar ise mahkum ediliyor. Paralariyla kendilerini adalet mekanizmasi sananlar tarafindan.

Ama görüyoruz ki, yüzlerce yil önce spor amaciyla icat edilen bu oyuna hükmetmeye çalisanlar uzun vadede kaybediyor. Takimlarin ismi kaliyor ama onlar tarihten siliniyor.

Türk futbolunun ileride tarihi yazilirsa ise arastirmacilarin karsisina sadece kulüp isimleri çikacak. Içi bos kulüp isimlerinin listeleriyle yazacaklar toplumsal bir kültürün tarihini.

Ünlü demeçler, çarpici röportajlar, açiklamalar kalmayacak.

Sadece maç sonrasi, taraftara yönelik bir iki populist demeç bulacagiz bu oyunu oynayanlardan ve yönetenlerden.

Bugün sessizlige mahkum olanlar ise, kendilerini teselli etmenin yollarini ariyorlar.

Tarikatlere, kumarhanelere, gece kulüplerine gidiyorlar. Kazanilan sampiyonluklarin ardindan, tesislerde havaya silah atiyorlar, gökyüzünü delik tesik ediyorlar. Hiçbir haklari yokken, gökyüzü herkesinken...

Bugün sessiz kalanlar, ileriye bir muamma birakiyor. Silahlarini, arabalarini, haklarindaki hikayelerin tümünü gizliyorlar. Yüzleri gözükmesin diye agaçlarin ardindan ates ediyorlar. Kim olduklari anlasilmasin diye herkesin uyudugu saatlerde trafik kurallarini ihlal ediyorlar. Damga yememek için, ‘dini inançlarim güçlü’ diyorlar ve her defasinda sömürüldügünden bahsediyorlar.

Bir yerlere siginmaya çalisiyorlar ama her siginaklarindan utaniyorlar. Çünkü arayistalar.

Yaptiklarini sahiplenemeyecek kadar az güveniyorlar kendilerine.

Simdi, kimse bu çocuklara haksizlik yapildigini iddia etmesin. Kimse, gözlerin önündeki tarikat ve kumarhane gerçegini gizlemesin. Kimse yanlis bir düzeni savunmasin.

Kimse sessizligi savunmasin.

Yoksa yarin öbür gün, tarih onlari yazmak istediginde varsayimlarla realiteler arasinda gidip gelecek. Sessizlige mahkum olanlarin sonu, eninde sonunda içi bos bir mansete dönüsecek.

Kimse sessiz kalmasin, konusulmadik hiçbir sey kalmasin da, ileride Bursaspor genç takimina 6 gol atanlar, geçmisten ders alsinlar, ayni hatalara düsmesinler.

Popüler bir alanda, populist bir çizgide ilerlemesin.

Herkes ne biliyorsa söylesin, eteklerindeki taslari döksün. Herkes bir an önce konusup, her seyi anlatsin.

Çünkü, sessizlik ölümdür.

Fenerbahce mi, Sampiyonluk mu?

25/Mayis/1997
Oray Egin - 10 Eylul 1996 sabahi Turkiye'de yasayan insanlar gazetelerin sayfalari arasinda dolasirken, tarihe miras olarak kalacak iki yaziyi okuyorlardi.

Iste her sey o iki yazi ile basladi ve onceki hafta Cuma gecesi Sampiyonlukla bitti.

Ahmet Altan ve Ali Kirca'nin en kidemli futbol yazarina tas cikartan iki yazisi Fenerbahce'ye yenilen bir sampiyonun ezikligini anlatiyordu...

Ne olursa olsun, Galatasaray, Fenerbahce'ye kendi sahasinda 4-0 yenilmis bir takim. Hatirlanmak istemeyen anilarimiz gibi, sirtimizda tasidigimiz agir bir yuk olarak duruyor...

Fenerbahce'ye 4-0 yenilmis bir sampiyon. Hem de, ligde Fenerbahce disinda hicbir takima yenilmemis bir takim. Sizin gonlunuz buna el veriyor mu?

Soyleyin bana, Fenerbahce mi, sampiyonluk mu?
Penalti Saray
Orta capli mahalle takimlarini andiriyor Turk futbolu bana. Sahada oynanan oyun da, yapilan yorumlar da, taraftarin davranislari da, futbol sirketleri de bana Turk futbolunun gelecegi hakkinda hic de iyi izlenimler vermiyor. Iste son tartismalar da Galatasaray'in penaltilari...

Galatasaray'a "Penalti Saray" diyeceklermis ve hakemler onumuzdeki sezon sari kirmizi giyineceklermis. Ugrasilan ve uzerinde kafa yorulan konuya bakin. Slogani bile bir mahalle arasi maci andiriyor.

Bu sene Galatasaray futbol acisindan, diger takimlar gibi, Ingiliz mahalle takimlarini gecemedi. Kazanclarinda da dogrusu penaltilarin buyuk payi oldu. Yeni Yuzyil gazetesinin istatistigine gore, penaltisiz ligde de Galatasaray sampiyon olurmus.

Diger taraftarlar Galatasaray'a saldiracak en basit noktayi buldular. Simdi ise, sayilar konusunca, ellerinde hicbir dayanak kalmadi. Soz sirasi ise Galatasaraylilarda.

Boyle bir futbolla, boyle bir takimla sampiyon olan Galatasaray'in, mahalle takimligini coktan birakmis takimlarin liginde ne yapacagini dusunmeliyiz.
Player-Manager Hagi
Insanlari cok kolay abartip, cok kolay yerin dibine gomuyoruz. Bunun son ornegi de Fatih Terim icin gecerli. Hagi'nin oynamadigi maclarda sapir sapir dokulmelerine ragmen, sampiyonluktaki tum pay Fatih Terim'e dusuyor. O da bu hava ile kabadayi tavrina devam ediyor.

Dogrusu bir Galatasaray'li olarak Fatih Terim'in bu takimda bulunmasi beni rahatsiz ediyor. Takimdaki her futbolcuyu yanlis yerde oynatan, tesadufi kazanclari cok kolay kabullenip, yenilgilerde sinirlenen, hicbir tedbir almadan, kaliteli futboldan cok, kaybetmemeyi hedefleyen Terim, kucuk liglerin buyuk adamidir. Onun icin futbolun tanrisi, muthis teknik direktor, patron, mukemmel hoca yorumlari ise bos balon gibi duruyor. Tipki Fatih Terim gibi... Onumuzdeki sezonun ortasinda patlayacak...

Turkiye Futbolu'nu daha iyi bir oyun yapan kisi ise Fatih Terim degil, Hagi'dir. Barcelona'da istenmeyen, Galatasaray'da devlesen Hagi liglerimizi renklendirdi. Dahasi Fatih Terim'in yapmadigi bir cok seyi yapti. Takimi yonetti. Gizliden gizliye teknik direktorluk, kaptanlik yapti...

Hagi Turk futbolunu zevklendirdi.

Simdi, kulaktan kulaga dolanan bir dilek, gizliden gizliye herkesi sevindiriyor. Chelsea'nin player-manager Ruud Gullit devriminden sonra, Galatasaraylilar bu kavrama alismaya hazirlaniyor. Hem de cok tanidik, adeta bizden biri olan biriyle...

Peki biz, Hagi'nin yonetimi altindaki bir Galatasaray'a hazir miyiz?

Bu sezon takimi kim yonetti, kim sampiyon yapti saniyorsunuz... Terim mi? Hic sanmiyorum.

Arif olan anlar

30/Nisan/1997
Oray Egin - Tüm tribünün yuhaladigi bir adam olmak nasil bir duygu acaba?

Bunu anlamak için büyük ihtimalle adinizin Arif Erdem, mesleginizin futbolcu ve takiminizin da Galatasaray olmasi gerekir.

Veya Türkiye'nin Basbakani olursunuz.

Zira son günlerde tribünler futbol maçlarinin coskulu tezahüratlarindan çok bir iki kisisel hesaplasmayi andiran yuhalama merkezine döndü.

Bu da, bence, bugün tribünde küfürden çok daha önemli ve tartisilmasi gereken bir durum. Türkiye tribünde küfürden tribünde siddete gidiyor.


Bugün milli takim kampinda, yarin için dakikalari sayan Arif'in durumunun da pek iyi oldugunu sanmiyorum.

Önceki haftasonu oynanan Galatasaray-Besiktas maçindan benim aklimda ne penaltilar, ne gollük pozisyonlar ne de hakemin kararlari kaldi. O günden benim aklimda tüm tribünün Arif'i yuhalamasi kaldi.

Bu tuhaf çeliskiyi ala anlayamadim. Bir takimin taraftarlarinin, karsi takimin futbolcularini yuhalamalari ne kadar zorlasam da bildigim mantik kurallarinin hiçbirine uymuyor. Dahasi, böyle bir "tezahürat" seklinin, kime nasil fayda saglayacagini da bilmiyorum.

Belki de geçen haftasonu Inönü Stadyumu'nda yasananlar futbolda görülen siddetin nedenleri hakkinda da derin ipuçlari veriyor.

Istanbulspor maçinin saibeli penaltilari yüzünden bütün bir hafta Arif'e karsi pompalanan halk Besiktas maçinda tepkisini ona sözlü saldirida bulunarak gösterdi.

Oysa, öyle mi olmasi gerekiyordu?

Herkes kendi isine baksaydi da, Besiktas taraftari kendi kulübünü, Galatasaray taraftari kendi takimini destekleseydi daha zevkli ve çekismeli bir maç izlemez miydik?


Bugün Arif'e karsi ajite olan halk, dün Ogün'e karsi ajite oldu, daha evvel baskalarina, yarin da bambaska insanlara karsi kiskirtilacaklar. Kimbilir, belki de yakinda futbol stadlarimizin her biri katliamlara sahne olacak, futbolcularimiz zirhlarla, silahlarla, kalkanlarla dolasacak.

Belki yarin öbür gün Türkiye'de Türk futbolcular bile oynamak istemeyecek.

Türkiye'de futbolun bir "yasam biçimi" oldugu her defasinda dile getirilse de, bu biçim hakkinda kimse bir asgari müsterek de bulusmak istemiyor veya yasamin temel kurallarina saygi gostermiyor. Herkes bu son derece "biçak sirti" konuyu ufak geçistirmelerle, dolanlandirilmalarla ve çarpitmalarla isliyor.

Daha aci olan ise Arif'in "futbol ahlakina sahip olmadigini" öne sürenlerin ne derece ahlakli olup olmadiklarini, veya ahlakli olmanin metre gibi bir ölçü olup olmadiginin tartisilmamasi.

Çünkü tribündeki siddeti kinayanlar, küfüre karsi gelenlerin geçmisi siddeti, küfürü ve provokasyonu desteklemekten sabikali, dahasi Ogün'e atilan yumrukta, Arif'e yapilan anti-tezahüratta hiç de azimsanmayacak katkilari var...

Bugün Arif ceza alanina girince neden kendini yere birakiyor. Bunun cevabini sadece Arif biliyor. Bugün futbol oyunu neden siddet gösterilerine maruz kaliyor, bunu da en iyi biz biliyoruz. Arif'in zamaninda ceza alaninda düsmesine sessiz kaldigimiz için.

Eger bir "yasam biçimi" olarak Türk futbolunu ilerilere götürmek istiyorsak kitleleri sahislara karsi tepkiye degil, kurumlara veya sistemlere karsi tepkiye örgütlemeliyiz. Yasam bicimiyse futbol, yasamin temel kurallarini icimize sindirmeliyiz.

Yoksa yarin, futbol sahalarinda oynayacak bir "Arif" bile bulamayabiliriz...

Yaralari sariyoruz

25/Nisan/1997
Oray Egin - Anne ve babasiyla piyanonun yakininda oturuyor. Herkes onu konusuyor. Ona yapilan hareketleri ayipliyorlar. Kendi çaplarinda kiniyorlar. Klipler yapiyorlar, ona ulasmaya çalisiyorlar. Uzun süredir transfer listelerinin bas siralarinda yer aliyor. Hayal edemeyecegimiz sifirli rakamlarla maaslar öneriliyor. Hepsini her sene transfer sezonunun sonunda elinin tersiyle uzaga ittigini ve ana yurdunda kaldigini okuyoruz. Nedendir bilinmez, dogdugu, yetistigi, büyüdügü sehirden onu milyarlar ayiramiyor. Belki de bir borcu oldugunu düsünüyor. Oradan ayrilmiyor.

Önceki gün orada bir kaç kisi ona saldirdilar. Linç etmeye çalistilar. "Geçen sene sadece islikliyorlardi" diyorum, "iste bu sene yumrukladilar, seneye de vuracaklar" diye cevap veriyor. "Korkuyor musunuz," diyorum, "ne korkacagim" diye yanitliyor, "olanlar olmus artik daha ne kötüsü olabilir ki"... Belli çok sinirlenmis, yillardir terk etmedigi sehre çok küsmüs, kirilmis. "Yakinda," diyor o takimda oynayacak futbolcu bulamayacaklar".

Bogaz'i seyrediyor. O Bogaz'in etrafinda cep telefonlariyla sirketlerini idare eden bir kaç zengin adam, kartvizitlerinde yönetici yaziyor, firsattan istifade ona önerilecek milyarlari hazirliyorlar. Hazir sehrinden sogumusken onu uzaklastirmak istiyorlar.

Ben düsünüyorum... O, büyüdügü sehirden uzaklasmak isteseydi yillar önce kabul ederdi o milyarlari. Ama onu sehirde istemiyorlar. Bunu da biliyor. Yeniden Bogaz'a bakiyor. Belki de düsünüyor, 'bu Marmara Denizi bizim Karadeniz kiyilarina benziyor mu' diye...

"Ama en azindan yüzünüzde felan hiç yara görmüyorum," diyorum, "yaralari sarmissiniz". "Evet," diyor, "yaralarin hepsini zamanla sariyoruz..."

23 Nisan 1997 Ciragan Sarayi, Milli takim kampi...

Çekil, allahaskina çekil!!!

26/Mart/1997
Oray Egin - Takimin toplu fotografinin büyütülmüs hali, ki biz ona stand up deriz, salonun en göz alici kösesinde duruyor. Aklindan ve zeka ettigim bir muhabir elinde mikrofon Hagi resminin yanina gidiyor. Onun kartonuna sorular soruyor ve cevabi da kendisi veriyor. Daha sonra diger futbolcu resimlerine gidiyor. Daha fazla dayanamayacagini anlayip oradan uzaklasiyorum. Bes dakika sonra bir baska muhabirin elinde mikrofonla karton resimlere gidip soru yöneltmesine tanik oluyorum. Onu baska muhabirler izliyor. Daha sonra resimlerdeki futbolcular geliyor ve bu sefer akilli muhabir futbolcuyu resminin önüne koyup röportaj yapmaya basliyor. Her ikisi de büyük zevk aliyor gözüküyorlar, dahasi spor müdürleri de reytingli bir haftanin ilk malzemelerini aliyorlar. Bu anlattigim görüntüler bu hafta hemen hemen bütün spor programlarinda yayinlanacak. Büyük ihtimalle iyi de bir reyting alacak. Yani bu hafta Türkiye'nin büyük bir kismi bu görüntüleri seyrederek eglenecek. Sonra birileri 'etik', 'adap' ve 'usül' kavgasi verecek. Onlar silinip gidecek, karton resimle röportaj yapanlar kazanacak.

Türkiye'nin spor basini su siralar maç ve kanal kavgasi yapmaktan yaraticiliga pek vakit ayiramiyorlar da 'yavsak' bir iki muhabirin eline kamerayi teslim edip program yapiyorlar. Ama benim anlamadigim bu kadar düsük IQ'lu görüntülerin saniyesi ortalama 500 $ olan televizyon kanallarinda nasil yayinlacagi. Veya futbolcularin bu insanlara neden görüstükleri, onlara malzeme olduklari, bu çarkin bir parçasi olduklari. Ben toplumun her an gözünün önünde olan insanlarin 'kisilikli' insanlar olmasini gerektigine inanirdim. Demek ki Türkiye'de bu kurallar islemiyormus. Veya; böyle futbolcuya böyle spor basini.

"Hüseyin Kocadag'i unutmadik"

Biz de unutmadik. Dahasi 3 Kasim'dan beri hepimiz onun ismini sayikliyoruz. Onun devleti çetelestirirken nasil da torunuyla banyo yaptiginin görüntülerini bile gördük. Bizler sürekli aydinlik için deli danalar gibi kosturup çabalarken, isiklar açip kaparken tüm bunlarla alay edilircesine bu pankartla sahaya çikilmasi içimize dogrusu fena oturdu. '25 milyonluk' Fenerbahçe takimi sahada bu pankartla çikti ve gözümüzün içine baka baka bizimle alay etti.

Bu olaydan çok geçmedi, Erbakan stada geldi ve 'Türkiye laiktir, laik kalacak' sloganlari atildi. Tüm gazeteler 'aferin' dedi. Seversiniz veya sevmezsiniz bu ülkenin Basbakan'i herkes gibi bir maça gidiyor ve iyi niyetle söylenmemis, büyük ihtimalle kibar küfür tarzina örnek bir tepkiyle karsilasiyor. Bakiyorsunuz bu olay hakkinda kimseden çit çikmiyor.

Seref tribününde Ergun Gürsoy'un yaninda Mehmet Agar oturuyor. Tek bir kelime aklima geliyor. 'Devleti için kursunu atan da, sikan da bizim için sereflidir'. Hüseyin Kocadag pankartina ses çikaranlar Agar'in tribünlerimizin en 'serefli' yerinde yayilmasina ses çikartamiyorlar. Çünkü ölünün arkasindan konusmak kolay, insanin yüzüne haykirmak zor.

Bugün hala ben her hangi bir takimin sahaya ucuz Atatürkçülük provokasyonlarindan çok 'SUSURLUK'U UNUTMADIK' yazili bir pankatla çikmasini bekliyorum.

Bugün Erbakan stada gelince 'Türkiye laiktir, laik kalacak' diyen tribünlerin Galatasaray maçinda, 'Susma, sustukça sira sana gelecek' veya 'Çeteler mecliste, ögrenciler hapiste' diyen sloganlar atmalarini bekliyorum.

Belki bahardandir, kisasa kisas, provokasyona provokasyonla cevap vermek istiyorum. Halen ben aydinlik için bir ümit görürken, çözüm isyansa insanlari isyana kiskirtmak istiyorum. Ne de olsa 'bahar isyancidir'.

Ve tüm çete mensuplarina, karton kafali futbolculara, kulüp yöneticilerine ve mikrofonik muhabirlere yüregimin en içinden, taa derinden ve coskuyla Erdener Abi'den ödünç aldigim bir slogani atiyorum...

Gelecegin güzel vücutlulari

21/Subat/1997
Oray Egin - Tarih sizi gemisi terk eden kaptanlarla ayni sayfalara yazacak. Gelecekte insanlar Türkiye'de futbolun gelisme(me)sini arastirirken sizin geçtiginiz sokaklarin, arabalarinizin, giysilerinizin, sevgililerinizin izlerini sürecekler.

Türk sinemasi sahlanirsa eger sizlerin filmlerini çekecek.

Bunlarin içinde en melodramikler, demagojikler bir isim etrafinda kilitlenecek...


Türkiye geleceginin Hakan Sükür'ünü, Tanju Çolak'ini yaratiyor da haberi yok. Tarih kitaplari ileride Vedat Inceefe'nin hikayesini yazacak.

Tarihin gerçekleri yazip yazmadigi tartisiladursun, tarihle hep alay edilir. Tarihin 'en büyükleri' zaman içinde küçülür giderler. Bu bizden önceki 'efe'lere de böyle olmustu, bizden sonraki ince 'efe'lere de böyle olacak.

Vatani ugruna kursun sikan serefli kahramanlar gibi ilerinin çocuklari isimlerinizi karistiracak. Takimi ugruna gol yiyen de, gol atan da sereflidir naralari atiladursun Don Juan de Marco'luk görüntüleriyle, 'dansöz' veya 'manken' sevgilileri ve kirmizi BMW'leriyle kahramanligin resmi 'shining star' olarak çizilecek.

Bugün gazetecilerin röportaj için pesinde kostugu, pavyon kadinlarinin 'benimle yatti' dedigi, magazin programlarinin 'arkadasina verdigi parçalanan arabasi'yla ilgilendigi, çocuklarin imza atmak istedigi jöleli jelatin beyinler ileride tarihin birer saklabani olmaktan öteye gidemeyecekler.

Hayat onlar için anlamsizlasacak, bizim için komiksizlesecek.


Manken kadinlari, pahali (ama rüküs) kiyafetleri, Thomas Hobbes'u tanimayan -onu birakin Calvin&Hobbes'u bilmeyen-, Salvador Dali'yi araba markasi sanan kisilikler bugünün futbolcu portresini çiziyor.

Ümmetçi veya ülkücü olsun insanin beyni dar olunca hayattaki amaci 'top' pesinde para saymakla geçer. Ve ne kötüdür ki eger bu insan top pesinde de dogru düzgün kosamayip, parasini sayacak matematiksel bilgiden yoksunsa onun için yazik olmustur.

Ona yazik olunca kimse artik onun amatör küme maçlarinda aglaya aglaya Besiktas'tan ayrildigi hikayesine inanmaz.

Ambalajli plastik bedenleri neon lambalarinin aydinlattigi bir dönemde baska ne beklenir ki?


'Hisli çocuk' laflarini çoktan tükettigimiz zavallilarin hiç degismeyen yüz ifadeleriyle her Cuma-Cumartesi-Pazar aksami yatakodamiza konuk olmasina sessiz kaldigimiz yetmiyormuscasina onlari ilahlastirip kutsal misyonlar yüklüyoruz.

Vedat'in uslanmaz motor meraki, arkadasinin parçaladigi arabasi, jöleli saçlari artik iyice sikti. Onun 'dansöz sevgilisi' hikayesine ise zaten inanmamistik.

Onu yüregimize yakin yerlerde tutmamizin tek sebebi ise asagilik nasyonalistik duygularimiza yenilerek kafasinin gurbet ellerde yarilmasina ragmen uslanmadan mücadele etmesiydi. Oysa ki dünyada her saniye kimlerin kafasi yariliyor ve yine de mücadele veriyordu. Her kafasi yarilani zaten yüregimizde alacak yer yoktu.

Kimilerinin de kafasiyla birlikte beyni de yariliyordu.

Kimilerinin kafasina sürdügü jöleler ise içe dogru eriyordu.

Ne de olsa 'Of'tan sonra Trabzon gelirdi' ve eskinin varos çocugu bu çarkin içinde simarik Yesilköy 'genç'lerine dönüsebilirdi.

Oysa ki 'siyir gibi sehirlerimizde' onun bir kafasini sardirmak için kime bas vurdugunu düsünmemistik.

Sevgililerimizin doldurusuna gelerek onu yakisikli çocuk olarak tanimistik.

Ne tuhaf, kimsenin aklima bu yakisiklinin iyi futbolcu olup olmadigini sormak gelmedi. Güzel vücudu, provokatör bakislari, hiç degismeyen yüz ifadesi, kisa saçlari, uzun boyu, parçalanan bir arabasi, maalesef kafasi yarikken oynayacak kadar duyarli da bir ruhu vardi.

90'larda, kapitalizmin iliklerimize isledigi bu tuhaf centüride, yükselen 'kirmizi BMW'lilerin' hepsinin bu tanimlamaya uydugunu bilmek aci mi, gerçek mi?

Dahasi bu yildizlarin bu özellikleri tarafindan parladiklarini bilmek bize hayatlarimiz hakkinda hiç fikir vermiyor mu?

Bu neo-burjuva çocuklarina, bu ideojisiz yasayan kapitalist veletlere, kayip Holden Caulfield aynalarina ellerine bavullarini alip en yakin bir ajansta manken olarak ise baslamalarini öneriyorum.

Yanlarina dilerlerse Ergün gibi (gerçi Ergün biraz ata benziyor ama) bir kaç arkadaslarini daha alabilirler ama kendi geleceklerinin yesil çimler olmadigi kesin. Lakin bir kaç yil sonra bunlara tribünde "Çimlerimize tükürme" tezahüratlari yapilir.

Kim bunu duymak ister ki?

Gelecek jelatin beyinleri ve plastik vücutlari Materyalizmle Idealizmin kavgasina benzer çatismalarla kaziyacaktir. Haberiniz olsun.

Futbolcu-Siyaset Iliskileri

17/Kasim/1996
Oray Egin - Kitalararasi rekabetin her zamanki gibi "trendy" oldugu günümüz Türkiye'si her türlü saçmaligin rutinlestigi bir ülke haline çoktan geldi. Yillardir kapilarinda süründügümüz EU'ya her futbol maçi öncesinde "hadlerini bildirmemiz" de büyük ihtimalle yillardir hiçbir seyi basaramamis ve becerememis bir ülke olmamizin ezikliginden öne gelir. Ve biz her defasinda bu ezikligimizden kurtulmak yerine yalanci çözümleri kabul etmeyi çok seviyoruz.

Tipki yalanci sevinçleri sevdigimiz gibi.

Iste bu yalan dünyasinda, günümüz Türkiye'sinde, futbol ve siyaset iliskileri incelenmesi açisindan büyük önem tasiyor.

Çünkü ülkenin siyaseti gibi futbolu da gitgide yozlasiyor.

Bu teshisin en belirgin örnegi bir zaman önce siyasi mesajlar veren Ercan Saatçi'nin "Biz Burdayi" klibinde belirginlesiyordu. Söz konusu klipte eli tabancali bir Galatasaray'li bayrak sallayan FB'li arkadasinin yaninda ates ediyordu. Belirtmekte fayda var; Ercan Saatçi Fenerbahçe taraftaridir. Sadece o sahne bile Türk futbolunun siyasetle ne kadar içiçe oldugunu, ne kadar yozlasmaya basladigini gösteriyordu.

Silah sesleri tribün sloganlarinin rutin bir parçasi olmustu. Tipki silah seslerinin siyasetin de bir parçasi oldugu gibi.

Programlar artik "Karadeniz erkegi için silah kutsaldir" diyen cümlelerle basliyor ve silah kullanmadaki becerilerini sergileyen insanlarla dolup tasiyor. Bunlar birer övünç göstergesiymis gibi sergileniyor. Ayni ülkenin eski spor bakani ise bir sonraki haberde "heyecanlandigindan" havaya kursunlar sikarken, gökyüzünü delik tesik ederken görülüyor.

Futbolcular ve siyasetçiler.

Birbirlerinden ayrilmayacak iki çok önemli insan grubu.

Her iki grup ta birbirlerini etkiliyor ve dahasi birlikte tüm toplumu etkilliyorlar. Toplum kendine futbolculari örnek alip, siyasetçilerin pesinden gidiyor. Futbolcular da herkes gibi siyasetçilere oy veriyor. Futbol maçlari ise zaman zaman siyasetçilerin gövde gösterisine dönüyor.

Az gelismis ülkelerde sürekli yükselmekte olan futbol yükselmek isteyenlerin de gidecekleri ilk adres oluyor.

Çok degisikliklerin yasandigi Özal dönemi ile birlikte Avrupa kupasi maçlarinda seref tribünlerinde kulüp baskanlarinin yakinlarinda siyasetçi portreleri görmeye alistik. Yeni dönem Türkiye siyaseti ise bu gelenegi sahiplendi.

Artik popülaritesini yükseltmek isteyenlerin ilk adresi bir stadyum oluyordu.

Basbakanlar tarafindan Avrupa'da oynayan futbolcularin elçilik statüsünü aldigi bir dönem basliyordu.

Dis gezilerde ise takimlarla futbol maçlari düzenleniyor, bu maçlar devlet televizyonunda yayinlaniyor ve maça sadece maçi organize edenler ve onlarin destekçileri izlemeye gidiyorlardi.

Futbolcular ise artik siyasi görüslerini açikliyor, takim içinde gruplasmlar olusturuyor, maç esnasinda görüs simgeleyen isaretler yapmaktan çekinmiyorlar.

Herkes gayet tabii ki istedigi görüsü savunmakta, istedigi görüsün propandasini yapmakta serbesttir.

Ama bunun da kistaslari vardir. Dügününüzde karinizin gelinligine üç hilal takabilir ve açik açik da görüsünüzü söyleyebilirsiniz. Ama sizinle zit görüste diye baska bir oyuncuyu kaptani oldugunuz takimdan uzaklastiramazsiniz. Veya her görüsten insan tarafindan tutulan bir takimin baskani olup takiminizi bir takima endeksleyemezsiniz. Dergilere röportaj verip görüslerinizi açiklayabiliyorsaniz ayni soru soruldugunda televizyon önünde "siyasi görüsüm yok" diyemezsiniz. Bu sizi kisiliksiz yapar.

Tipki takiminda oldugunuz ülke gibi.

Bu yüzden de hiçbir ülkeyle ayni ligde mücadele edemezsiniz. Çünkü onlarin yetenekten önce kendilerine saygilari ve belirli bir kisilikleri vardir.

Akil, biraz daha akil!

1/Kasim/1996, Manchester
Oray Egin - Ali Sami Yen stadinda maç bitince Fenerbahçe'den uyarladigimiz bir gelenek ile yüksek decibel'de müzik yayini basladi, Saint German maçi sonrasi. "Hey seni yerler, yerler, seni ham yapar bu zilliler." Herkes bir agizdan bu sarkiyi söyleyip, "ya nasil yedik ama" diyordu. Ama maalesef kimse böyle bagirirken sarkinin geri kalan dizesini duymuyordu. "Yaylanmadan yürü, yoksa günah bizden gider." Galatasaray iki haftada ligde tam tamina 14 gol atti. Kolay bir skor degil. Hakan Sükür bir anda gol krali adayi oldu. Terim yeniden "local hero" oldu. Yasar Kemal'i bile solladi.

Galatasaray öyle bir yaylanmaya basladi ki sonunda günah bizden gitti. Rüzgarlar beni Fransa yerine Ingiltere'ye sürükledi. Yalniz rüzgarlar degil tabii. Gerçekçilik ve akilcilik ve de iyi bir oyun istegi. Manchester'in Fenerbahçe'ye yenilecegini biliyordum. Düz mantik.... GS Manchester'i eledi. Fenerbahçe, GS'a dört gol birden atti. Öyleyse Fenerbahçe Manchester'i yener. Öyle de oldu.

Uçakta konustugumuz FB'li futbolcular ve yöneticiler inanilmaz motive olmuslardi. Bir kaç gün öncesinde UCHE ve OKACHA derginin fotograf çekimlerine katilmislar ve "kazanacagiz" demislerdi, hepimiz gülmüstük. Ama daha uçak havalanir havalanmaz futbolcularin dayanismasini, birbirlerine bakislarini gördük. Inanç hepimizi sardi. Sonunda da Manchester'i yendiler. Ama soyunma odalarinin kapilari hala kapaliydi

Galatasaray, Paris Saint Germain'i 4-2 yendigi gün tarihi bir hata yapti. Yillar sonra ilk kez Ali Sen Populizmi'ne özenen yöneticiler tarafindan GS soyunma odasi tüm basin mensuplarina açildi. Ertesi gün 2000 $'dan röportaj veren GS'li Hakan'in YENI YÜZYIL'da iki gün üstüste röportaji çikti.

Hakan sunlari diyordu... "Maddi ve manevi olanaklarima dayanarak bir insani mutlu ettigimi söylerken bunun bazi insanlar tarafindan cinsel anlamlar yükletilip halka sunulmasini igrenç buluyorum." "Ben inançli bir insanim... Ama benim adimi kullarak Arif ve Okan gibi bazi insanlarin tarikatçi oldugunu ilan ettiler. Sonra o arkadaslarim benimle konusmaz oldular." (DIPNOT: Hakan Hürriyet'ten Emel Armutçu ile yaptigi röportajda sunlari söylüyor: Bizim takimda böyle çok insan vardir. Örnegin Arif, Okan gibi. Oturur onlarla dini sohbetler yapariz saatlerce.) "Takim içinde çok gruplasma var. Arif, Hakan Ünsal ve Okan bir grup mesela. Onlara Pop Grubu deniyor. Çünkü biraraya gelip pop sarkilari söylüyorlar. Sonra evli olanlar ve olmayanlar arasinda bir gruplasma var. Simdi Romenler geliyor. Bir Romen grubu da olusacak." Kisacasi Türkiye'nin grubu Hakan Sükür "içini döküyordu."

Ayni gazetenin alt tarafinda köse yazmaya baslayan Adnan Polat da söyle diyordu. "Hakan inançli bir insandir ama bagnaz, dinci degildir... Mesela oruç tutar, ona kondisyonu için tutmamasi gerektigini söyleriz tutmaz." (DIPNOT2: Bu zat-i muhterem bir zamanlar GS'da bir dinci grup olustugunu bunun basini da Hakan'in çektigini, bu grubu da kendisinin dagitacagini söylüyordu.)

Daha sonra her GS'li futbolcu birer birer her magazin programina çikip saklabanliklarini döktüler, birbirinden ilginç numaralar sergilediler. Hatta Arif Erdem erdemini unutup saçma sapan reklam filmlerinde bile oynadi. Sonra ne oldu.

Her yüksek çikisin yüksek çikislari oldugu gibi GS kafasini Louvre müzesinin duvarina çarpti. Yaylana yaylana yürümenin bedelini çok agir ödedi. Ama burada suç hiçbir futbolcu da degil. Takimin her türlü sorumlulugunu kendisi magazin programi malzemesi olan birine teslim etmelerinde. Ve onun da Avrupa Sampiyonu'na karsi, ligin en boktan maçlarinda bile sürmedigi bir kadroyu sürmesinde. Ergün ve Mert kim ? Ne yapmis bu insanlar ? Bunlarin takimda yeri ne ? Bu insanlar nerede kalacak, nerede bu devlet ?

Cumhuriyet haftasinda PSG yenilgisi ilkeli ve sistemli futbol oynamamiz için daha çok zamana ihtiyacimiz oldugunu gösterdi. Ayni zamanda zirveye emin adimlarla degil de atlaya atlaya çikanlarin sonlarinin çok çabuk geldigini. Tipki bir gecede Cumhuriyeti ilan eden bir ülkenin bugünkü hali gibi... Goethe ölmeden önce söyle demisti... "Isik, biraz daha isik.." Sonunda geldigim nokta su..

Akil... biraz daha akil... Ya Ercan, bu bir sevgi olayi ama Tanju ve seinin bildiginizin aksine futbolda bir akil olayi. Ve aptallar burada cok zor yasar... Akil dolu günler dilerim...

Tomislav Iviç ve Ali Sen

18/Ekim/1996
Oray Egin - Ülkenin üstünde kara bulutlar spekülasyonlar dolasiyor... Herkes mutsuz son günlerde. Herkes mutlu olmak için sebep ariyor.

Libya gezisi, güvenoylamasi, güvensizlik... Kimse bir çikis yolu bulamiyor.

Mutluluk yine çok uzakta görünüyor.

Ne tuhaf bir tesadüftür ki ne zaman ülke böyle durumlara düsse mutlaka bir futbol maçi o tarihe denk geliyor ve herkesin dikkatini dagitiyor. Mutsuz ülkemin bulutlari sutlarla dagiliyor ve biz içinde oldugumuz o miskin uykudan uyaniyoruz. "Birlik ve beraberlik" örnekleri sergiliyoruz. Hepimiz "bir" oluyoruz ve birimiz ayrilinca dagiliyor. Diken üstünde bir hayatin içinde birbirimizle birlesiyoruz. Eger siz de bir kaç haftadir ülkenin gidishatina aci aci gülenlerdenseniz bilirsiniz ne demek istedigimi. Bir çikis yoluna duyulan ihtiyaci anlarsiniz.

Isviçre'nin özgürlük ortaminda bir gece vakti kalemizde üç gol yedik. Sokaklarda ses yok. Herkesin sirtinda biçak. Üzerinde spekülasyonlar dolasan Tanju ipe yakin yerlerde.

Bu karamsarlik ortaminda bir de ülkenin bulutlari eklenince hayat duruyor.

Bilmem farkinda misiniz, Galatsaray o günlerde ne kadar önemliydi. O günlerde Galatsaray hayati ne kadar çok etkiliyordu. Ülkede ne çok çark takima bagli dönüyordu.

Ali Sen Bodrum'dan kalkip kulübün basina geçmesini su cümleyle açiklar; "Dogan her çocuk Galatasaray'li oluyordu."

Iste bunun temelleri bir bahar Neuschatel'in o özgürlük ortaminda atildi. Yenilgiler bu takima ve bu ülkeye iyi geliyor, ne zaman yenilsek bir seylerin yanlis gittigini anliyoruz. Bir bahar günü orada alinan yenilgi Tomislav Iviç'in yüzünü güldürmüstür herhalde.

Tarihin garip cilvesi Tomislav Iviç, Galatsaray'i Avrupa'ya çikaran ilk isimdir. Takimi kuran isimdir. Ne gariptir ki Paris Saint Germain'i de lig sonlarindan kurtarip Avrupa'ya tasiyan da odur.

Gülmüstür çünkü takimda temellerini attigi her sey o maçta yerle bir olmustur. Sadece iskeleti kalmistir.

Biz bunun ne gibi bir iskelet oldugunu bir bahar günü tiklim tiklim dolu olan ve futbolcularin kirmizi beyaz formalarla sahaya çiktigi Xamax maçinin rövansinda aldik. Takim ve seyirci öylesine motive olmustu ki ülkede ters giden her seyden Galatasaray'in sorumlu tutulacagi belliydi. Galatasaray 1908'e kadarki renkleriyle sahaya çikti. Herkes galibiyet bekliyordu.

Ama kabul edelim, kimse tur beklemiyordu.

Galatasaray Xamax'i 3-0'in rövansinda 5-0 yendi. Iki Ugur, üç Tanju Çolak. Seyirci costu. Öylesine costu ki hakemin kafasina bozuk para atildi. Geceler boyu sevinçler, uyumayan sehrin çocuklari ertesi sabah gelen bir haberle sustu. Maçin iptali isteniyordu. Ve bu maç iptal edildiginde biliniyordu ki bir daha asla böyle kazanilamayacak...

Ve tarihin ne garip cilvesidir ki bugün GS seyircisinden stadda en çok küfürü yiyen, hooliganligina en çok maruz kalan kisi Bodrum'daki evinden ezeli rekabet için çikiyordu. Ali Sen Galatasaray'in maç iptalini engelleyebilmek için "connection"larini yakin iliskiler içinde oldugu insanlar için kullaniyordu. Yine ne gariptir ki dün o seyirciyi savunan Ali Sen bugün o seyircinin ezeli düsmanidir.

Dün gece GS Avrupa Sampiyonu PSG'yi 4-2 yendi.

Dün gece yürekler sokakta bayraklar sallandi. Ve stadda olumsuz hiçbir olay olmadi.

Trabzonspor, Besiktas, Fenerbahçe yüzleri güldüremedi. FB maçinda Senes Erzik'e küfür edildi. Ali Sen "Yapmayin" diye anons yapti.

Galatasaray inanilmaz bir inanç, cosku ve kisilikle takimi yüzde yüz pozitif destekledi. Ülkenin bol spekülasyonlu ortaminda hiçbir spekülasyona geçit vermeden.

Galatasaray seyircisi Neuchatel'den Paris'e giden yolda çok seyler ögrendi.

Ama ne yazik ki bunu bize ögretenlerden iki kisi, Tomislav Iviç ve Ali Sen tribünde degillerdi. Ve ne yaziktir ki bizi Neuschatel maçindan sonra savunan ve bize böyle yapmamayi ögreten Ali Sen Sampiyonlar Ligi maçlarini kendi seyircisine hiçbir sey vermedigini ögrenerek izledi. TV kameralarina verdigi demeçte "Tecrübeliler ve tecrübesizler" arasidaki farka degindi. Aklindan çikarsiz Türk futbolu için GS'a verdigi desteyin GS tarafindan tecrübeye dönüstürülüp, FB tarafindan bir köse de bekletilmesi vardi. Üzüldüm.

Seyirci onikinci adamdir derler ya, bunun dogrulugu dün gece bir kez daha kanitlandi.

Fatih Terim'in çok sevdigim bir özelligi var. "Rakip takimi çabuk çözebilmek."

Terim seyircisine de çözmeyi ögretti ve takim gibi çabuk toplanan seyirci galibiyeti getirdi...

Ne yazik ki Ali Sen kendi takimina ve taraftarlarina bunu ögretemedi. Bizim gurur duyacagimiz bir sey var; Türkiye'de hep ilkleri GS gerçeklestirdi. Ve takimla birlikte seyirci de bu tempoya, bu ilklere alisti.

Ve galiba FB'de bu agir hezimetlerden sonra ilk önce seyircisini basariya hazirlayacak...

Iste o zaman "birlik ve beraberlik" her tersanesi isgal edilmis yurdumda saglanacaktir.

Futbol dolu günler dilerim.

Bu hafta magazin haftasI

14/Ekim/1996
Oray Egin - Ilk önce çesitli hatalardan dolayI size geç ulastIgIm için özür dilerim. Nitekim eger yine de normal olarak yaziyi Pazartesi gününe yetistirebilseydim size haftasonunun en önemli olayi olan Süleyman Seba'nin kapali tribünde maç izlemesini ve küfüre karsi verilen mücadeleyi ayrintili olarak anlatacaktim. Ama bir anda gündem degisti. Ben yine de ilk önce Seba'yi örnek davranisindan dolayi kutluyorum. Ama Cuma günkü ilk maçta GS seyircisinin de 90 dakikayi küfürsüz bitirmesi küfürsüz ve olaysiz haftaya temel hazirladi. Yani biz nasil basladiysak onlar öyle devam etti. Ve sonunda Seba tribüne çikarak olaya nokta koydu.

Bütün hafta içinde her programda küfür tartisildi. Küfür edenlere "tü kaka", "yapmayin" dendi. Saçmasapan mesajlar verilmeye çalisildi. Bu konuda en iddiali program olan "Oynatalim" ise isi yüzüne gözüne bulastirdi. Tam küfür konusu tartisildiktan sonra ekrana getirilen görüntüde Daniel Amokachi "Alpay is fucked up" dedi.

Erman Toroglu Ingilizce bilmedigi için kendisi "fucked up" oldu :) :) :)

Sali günü çikan "Samdan" adli bir gazete -ünlü dedikodu yazari Kenan Erçetingöz yönetiminde- tam sayfa manset atarak Tugay'in milli takim kampindan kovulmasina yepyeni bir boyut ekledi.

Habere göre Tugay, Mustafa Denizli'nin kizini takim arkadasi Evren'le tanistirmis ve "aralarini yapmis."

Mustafa Denizli bu yüzden Evren'i Kocaeli'nden uzaklastirmis ve Saffet transferi sirasinda GS ile takas etmis. Ve sonunda Tugay'dan intikamini da geç ama iyi bir planla almis oldu.

Ilk basta Tugay iyi ki Evren'in Kocaeli'nden uzaklastirilmasinda rol oynamis. GS ülkenin en iyi ortasaha oyuncularindan birini aldi.

Ikincisi Denizli, Türkiye'nin tek "playmaker"ini milli takim kadrosundan çikartarak herseyi oldugu gibi bu isi de yüzüne gözüne bulastirdi. Playmakersiz milli takim Belçika maçinda rezil oldu. Bu yazi kaleme alindigi siralarda yazar EuroSport'ta tenis maçinin bitmesini bekliyordur o yüzden bu maç hakkinda yorum yapamayacaktir. (Son dakika notu: FRANSA 3, Turkiye 0, daha ne bekliyordunuz. Denizli'nin acilen Aachen'e gitmesini tavsiye ediyorum.)

Bazilari Oguz'un da bir playmaker oldugu yönünde görüs bildirirler. Ben buna bir yönden katilirim. Evet, Oguz da ortasahada oyun kurma isini iyi yapiyor ancak sadece Oguz olunca ne milli takim ne de Istanbulspor kazaniyor. Tipki sadece Tugay'in olmasinin GS'a fayda getirmedigi gibi.

Bu yüzden milli takimda ikisinin yanyana oynamasi zorunluluktur.

Denizli yaptigi açiklamada Oguz ve Mehmet'i yanyana oynatacakmis. Ama kafasinin basmadigi bir sey var. Mehmet, Tugay'a esit degil.

GS da Tugay'in yalnizligini fark etti ve Ilie'yi transfer etti. Ilie gelir gelmez Tugay ile birlikte GS'da iyi isler yapacagina inaniyorum. Romanya'li bir dostum da Filipescu'nun da her yerde oynayabilen, sorunsuz ve iyi bir futbolcu oldugunu söyledi. Sevindim. Bir de gizli kapilar ardinda tartisilan çok önemli bir diger dedikodu da "Terim-Denizli" çekismesi.

Efendim, söylenene göre Terim ile Denizli arasinda gizli bir rekabet varmis. Bu is ayni zamanda da kisisel bir hirsmis. Tugay'in milli takim kampindan kovulmasindan sonra GS'in ona ceza vermemesi Denizli'nin fena halde sinirini bozmus.

Simdi konum bakimindan Terim kamuoyu gözünde çok daha üst seviyede. Hem basari, hem de özel hayat bakimindan.

Terim milli takim düzeyinde basarili sayiliyor. Aslinda basarilidir da.

GS'da da hizla basarIya ilerliyor. Fikstür bunun kaniti olsa gerek.

Denizli ise evliyken bir baskasindan çocuk sahibi olmasi, Kocaeli'nden Saffet'in gitmesine göz yummasi ve milli takimlar nezdinde basarisiz olup üstüne üstlük bir de "Kizima yaklasani yakarim" ifadesi ile sürekli iniste.

Yilbaslarinda POWER FM'in yilin en pozitif insani yarismasi yapilir. Geçen sene Fatih Terim kazanmisti, bu sene ise Denizli'nin listeye girmesi bile süpheli.

O bir "local hero" olmaktan çok uzak. Onda toplumu pesinden sürükleyecek hirs yok çünkü.

Baksaniza onun Ege Seramik reklamlari bile "halka güven vermedigi" için yayindan kalkti :) :) :)

Ne olduysa bu kisisel çekismeler yüzünden futbola oldu ve oyunculariyla beraber bu oyun magazin sayfalarina konu oldu. Hatta spor-magazin diye yepyeni de bir kavram yaratildi. Ama bu iste medyanin olduguu kadar toplumla dogru iletisimi kuramayan yöneticilerin de, teknik kadronun da hatasi var.

Para yüzünden saskIna dönenlerse... Bo$verin onlarI...

Sonunda yazarIn geldigi nokta su; Denizli versus Terim. ileride daha çok gülecegiz.

Lütfen bana bu çekisme hakkindaki görüslerinizi yollayin. Haftaya onlari da yazalim.

Futbol dolu günler dilerim...

Hakan Bizim Ellerimizde

30/Eylul/1996
Oray Egin - Kamuya malolmus isimlerin özel hayati daima tartisma konusu olmustur. Ister sarkici, film yildizi, aktrist, aktör, gazeteci, televizyoncu veya futbolcu olsun bu insanlarin her yönleriyle halkin karsilarinda olmalari istenir. Bu insanlar bir görüse göre evlerinin kapilarina kadar özel hayatlarini kamuya açmakla yükümlüdürler, bir diger görüse göre de evlerinin içi bile halk tarafindan gözlemlenmelidir. Kimileri "kamuya mal olmak" adina bu insanlarin çevreye örnek davranislarda bulunmalarini savunur. Çünkü bu insanlar sürekli bir medya takibi altinda olduklarindan ve genelde yas ortalamalari "adult" olmayanlar tarafindan "idol"lastirildiklarindan her hareketi toplumun o kesimlerinden birini etkileyecektir.

Yillarca gerek Türkiye gerekse dünya bu konuyu tartisti. Yurtdisinda isimleri gizli "paparazzi"ler milyonlarca dolara fotograflar satarken bu is Türkiye'de daha yeni yeni gelismeye basladi.

Medya da ilk önce isi abartti ancak daha sonra topluma yön verebilecek gücü eline bulunduranlara yönelmeye basladi. Bu yönelim gayet tabii ki futbolu ve futbolculari da içine aldi. Nitekim futbolcularin en yüksek parayi kazandigi ve kimsenin bu ücretler hakkinda yorum yapmadigi bir ülkede belki de topluma yön verecek en önemli kisilerdi futbolcular.

Bu denge yillar önce Metin Oktay, Rasim Kara, Ilyas Tüfekçi gibi isimler etrafinda yaşandi. Bu futbolcularin basarilari beraberinde ellerinden kaybettikleri ve halka sunmak zorunda olduklari bir hayat yasadilar.

Daha sonra Tanju geldi.

Türk futbolu Tanju'yla beraber degisti.

Camia olarak GS sansasyonu sevmez, bunun son örnegi Souness olayinda görüldü. Ama Tanju camiaya sansasyonu golleriyle beraber getirdi. Ilk silah tasiyan futbolcu ünvanini alip tabancasiyla gazetelere poz verdi.

Dag yamaçlarindaki otellerde Hülya Avsar'la dans ederken resimleri çekildi. Tanju gitgide afaroz edildi. Ve sonunda perdeyi kendi hazirladigi bir sonla çekti. Tanju gitti, olay bitti derken Hakan Sükür'ü yarattik.

Evliligi, futbolundan daha çok konusuldu. Konusulmaya devam etti. Adnan Polat'in kendi hesabi yüzünden onu Italya'ya yolladigi konusuldu. Dini, inanislari hepimizin günlük konusu oldu. Topluca ona seccade ve kebap yolladik, Can Dündar'a konu oldu. Basbakan onun için kiz istemeye gitti. Esra adli bir kiz ünlendi. Hepimiz Hakan'a yüzümüzü döndük, bir tek Hincal Abi kaldi onu destekleyen Hincal Abi'ye de yüzümüzü döndük. Sebep Hakan'in inanislari değildi. Sebep aslinda Hakan'in futbolu da değildi. Sebep Hakan'in gözler önünde olacagini bilen bir hayata sahip olup hayati istedigi gibi yönlendirememesiydi. Hakan Sükür bir kaç yil öncenin en iyi futbolcularindandi. Bunun ondan götürüsü özel hayatinin gözler önünde olmasiydi.

Hakan bunu kontrol etmeliydi.

Gözler önünde bir hayati ve basarilarini küllere bogumasi onun hatasindan baska bir sey degildi. Her ülkede bu tip insanlarin üzerine medya tarafindan gidilir. Ama dünyada insanlar bunu kontrol etmesini bilirler. Üzerine gidildiginde "Esra'ya her zevki tattirdim" deyip üzerinde spekülasyon dolasan insanlara nikah sahitligi yaptirmazlar.

Böylece ne kendi ne de takimlarinin sonlarini hazirlamazlar.

Böylece ne biz sIkIlIrIz ne de takIm batar.

Sonunda geldigim nokta su;

Toplum önünde olan insanlarin özel hayatlari daima bizim gözümüzün önünde olacak. Yillar sonra da onlari elestirmeye, hatta özel hayatlarina karismaya devam edecegiz.

Belki zaman zaman çok ileri gideceğiz ama bizim bu sözlerimizi desteklememek de kesinlikle bu insanlarin elinde olacak.

Ve bu insanlar da bizim ellerimizde olmaya devam edecek...

Futbol dolu günler dilerim.

Geçmis ve Görunen Gelecek

23/Eylul/1996
Oray Egin - Iki hafta önce Ali Kirca'nin yazisi ortaligi karistirdi. Fenerbahçe'ye 4-0 yenilmis bir Galatasaray ne kadar kabul edilebinirdi? Ali Kirca bu yenilgiyi "tarihin en agiri" olarak nitelendirmis ve iyi bir Galatasaray'li olarak sampiyon olunsa bile bu yenilginin ezikliginden kurtulamayacagini yazmisti. Bu satirlar GS gündemini apaçik isgal ederken taraftarlarin bir kismi bunu sacmalik olarak nitelendirirken bir diger kismi da sozlerin dogru ve mantikli olduguna inaniyordu. Biz iki hafta bekleyip Galatasaray'in Sariyer ve Çanakkale Dardanelspor maçlarini seyrettikten sonra görüs bildirmeye karar verdik. Dogrusu Ali Kirca'nin sözlerinin bir kismina inanmiyorum. Bu kisim; "bundan sonra ligdeki tüm maclarinizi kazanabilirsiniz, hatta sampiyon da olabilirsiniz". Iste matikli her insan bu kisima katilmaz. Çünkü her GS taraftari takimin bu sene maclarin devamini kazanmayacagini bilir. Çünkü GS son iki haftada oynadigi üç maçta (Constructorol dahil) bunun ipucunu açikça göstermistir. Hagi oynamayinca GS zorlaniyor. Hagi oynayinca kazaniyor, Hagi kötü oynayinca berabere kaliyor bu senenin GS'i. Artik bu takim Hagi'ye endekslenmistir. Ve bu ne acidir ki, takim bir tek oyuncuya endekslenirken takimdan uzaklastirilanlar biraraya toplanip hem GS'i hem de Türkiye ligini açikça zevkli bir oyuna çeviriyorlar. Boliç ve Saffet örnegi FB maçinda apaçik gözüktü. Ama bu haftanin en büyük sürprizi Sariyer-Besiktas maçinda gözüktü. GS'in ise yaramaz diye yolladigi, bir zamanlar Sampiyonlar Liginde oynamis kaleci Stauce Sariyer formasi altinda adeta GS'li yöneticilerle alay ediyordu. Öyle ki Besiktas maci 2-0 kazanmasina ragmen Stauche kesinlikle hiçbir kisisel hata yapmadi ve eminim onu izleyen GS'li yöneticiler içlerinden derin bir ah çektiler...

Maziye bakin...

GS her iyi futbolcusunu yollamakla ün yapan bir takima dönüstü. Ve bunun en büyük ve en yeni örnegi ise Hürriyet gazetesinde çikan bir haberle tazelendi. Habere göre Türkiye liglerinin en iyi yabancilarindan ve GS'in en iyi oyuncusu Ulrich Van Gobbel takim içinde son derece yalniz oldugunu ve takimdan -bu böyle devam ederse- ayrilabilecegini söyledi. Van Gobbel'in halen bir kaç Alman takimiyla anlasmis oldugu ortalikta dolasiyor. Van Gobbel bu takimlara gittigi anda Avrupa'nin en degerli futbolcularindan biri olacagi kesin...

Ve Galatasaray gelenegi bozmadan Van Gobbel'i yolluyor...

Sessiz ve derinden. Galatasaray stiliyle...

Hepimiz bekleyip görecegiz...

Stauche ülkenin en iyi kalecilerinden biri oldugunu Rüstü'nün sakat oldugu bir dönemde gösteriyor. Kubilay Türkyilmaz Ajax ile PSV Eindoven kulübünü karsi karsiya getiriyor. Boliç gol krali. Saffet kafa gölüyle takima gol kazandiriyor. Rasit Cetiner yönetimindeki Çanakkale Dardanel GS'i korkutuyor.

Yukaridaki insanlarin ortak özelligi GS'dan gecmis olamalari ve GS'la alay ediyor olmalari. GS da bunlari kirmizi yüzlerle izliyor. Bakin GS'dan daha gencecik yasinda uzaklastirilan Boliç yaptigi aciklamada ne dedi; "GS'a karsi oynayinca icimde ayri bir hirs oluyor."

Alti macta bir yenilgimiz varmis, ne kadar güzel, sevinelim...

Ya bundan sonrasi. Ilk on maç sonra, lig sonunda... hala sevinebilecek miyiz?

Siz bu takima güvenebiliyor musunuz?

Dogrusu ben güvenemiyorum... Ve kazara sampiyon olasak bile FB'nin ezdigi bir sampiyon olmanin sevincini yasayamayacagim... Çünkü ben de her aslan gibi kanaryaya gicigim...

Sokaklarda bayraklarimi tasirken Fenerlilerin biz sizi 4-0 yenmistik sözleri kulagimda cinlayacak...

Ne aci bu sene sari kirmizi bayram yok...Futbol dolu günler dilerim...

Fenerbahçe Düsmanligi, Tecavüzcü Coskun ve Yesilçam

16/Eylul/1996
Oray Egin - Hababam sinifinin tamaminin Fenerbahçeli oldugu günlerdi. Tarik Akan'in sosyal içerikli filmlerinden önceki "Ferit"li yillari. Münir Özkul'un o yillarda da saçi yoktu. Hangi kurumun vefasizligi denmeli bilmem ki? Futbol'un mu, medyanin mi, sinemanin mi, Cem Özer'in mi?

O dönemde gaddar gösterilen Mahmut Hoca'dan bir kaç ay öncesine kadar her televizyon kanali "melek, dost, iyi insan, büyük sanatçi" diye bahsetmedi mi?

Etti, etti, iyi de yapti.

Çünkü Münir Özkul sadece rol yapiyordu, oynadigi rol ise kendisini yansitmiyordu. Kendisi gerçekten "melek, dost, büyük sanatçi"dir. Ve kendi hayatinda gaddar olmamistir.

Galatasaray'lidir Hababam'in kiz ögrencileri. Ne varsa kadinlarda var zaten...

Fenerbahçe tribününde Galatasaray bayragi açmislardir. Belki de dünya daha baris içinde oldugundan o yillarda ve halen Selim Soydan'in karisi film çevirdiginden, Ali Sen diye birinin varligi kesfedilmemisken, Boliç yeni dogmusken, Ergun Gürsoy Trabzon'dayken, populizm, sarlatanlik, halk dalkavuklugu -düzeltiyorum; taraftar dalkavuklugu- spekülasyon kavramlariyla henüz ülkemiz tanismamisken... linç edilmediler ya, sonra o kiz ögrencilerden biri büyüdü de "Ana" bile oldu...

Tabii olayin bir de sosyo ve lojik tarafini ele almak lazim. Anayol, babayol, basak, hilal, paket, hediye, eko ve nomik gibi çesitli sorunlar da yoktu. Persil Yesil Adam yerine Süpermen'le avunurduk...

Galiba Beyoglu bile yeni yeni bozulmaya baslamisti...

Nerede kalmistik...

Ne tuhaf tedadüflerle doludur ki bu ülke, Ilyas Salman'in futbolcu, Kemal Sunal'in ise kaleci oldugu günlerde kimse çikipta "Kizlar natsil Galatatsaray bayragi açar Vefacigim" diyememistir.

Bir Allah'in kulu da kalkip "neden mandik olarak her filmde herkes Fenerli, he, he Erman Hoca" diye sorma cesaretini göstermemistir. O dönemde kizlarin bayragina ses çikarmayanlar neden Souness'in bayragina sinirlenirler anlamam...

Aslinda kizlarin bayragi Yesilçam'in Fener tutkusuna tepkiden kaynaklanir. Daha o yillarda bas gösteren "Fenerbahçe düsmanliginin" ilk bölümüdür. Galiba Mahmut Hoca da Fenerbahçe düsmaniydi. Öyle ki Fenerli erkekler sürekli cezalarla yasarken, kizlarin epile edilmis killarina bile dokunulmamistir.

Tabii Yesilçam bir zamanlar Fenerbahçe düsmani olarak lanse ettigi Mahmut Hoca'dan özür diliyor. Yerine bir baska düsman buluyor.

Tecavüzcü Coskun...

Bu zat genç kizlara tecavüz eder daha sonra kahkalarla gülerdi.

Su siralar ise Galatasaray tribününde amigoluk yapar.

Ne hikmetse Mahmut Hoca üstündeki gaddar damgasini sildi de Coskun tecavüzcü imajindan kurtulamadi. Ve ezeli Fener - Cimbom "düsmanliginin" son halkasi oldu.

Merakla bekliyorum Ali Sen'in açiklamalarini. "O zaten tecavüzcüydü Vefa, tsimdi de Galatatsaray tribününde bayrak tsalliyor."

Nedense kimse Tecavüzcü Coskun'a sahip çikmiyor, yoksa Coskun perde de gerçek hayatini mi yansitiyor?

Görüldügü gibi temeli Yesilçam kadar eski olan "Fenerbahçe düsmanligi" toplumsal bir sorun teskil etmekte.

"Sol kanat"ta oynayan abisi Ilyas Salman'in düstügü gafletten ders çikartmayi basaran aydin futbolcumuz Kemalettin de futbolu birakmayarak forvete dogru ilerliyor.

Çünkü artik ne film çekiliyor, ne de Ilyas Salman gibi futbolcu olacak diye babasini kizdigi kusaklar yetisiyor. Keske Ilyas Salman da bu devire yetisebilseydi. Iyi bir Fenerbahçe'li olarak bonservisi cebinde "sol kanat" forvet olabilirdi.

Ne de olsa aydin futbolculara ihtiyacimiz var...

Sonunda geldigim nokta su...

Ali Sen çok Türk filmi seyredip, fazlaca etkisinde kalmis...

Yazariniz futbol dolu günler diler...

Yer Gök Kipkirmizi

09/Eylul/1996
Oray Egin - Gurbet derbisinden sonra Istanbul'da kendi sahamizda, milyarca lira harcanarak sari kirmiziya boyanmis olan o stadda, o stada yakismayacak bir futbol sergilerlerken utandik onlardan. Stadadaki tüm renkler kirmiziya dönmüstü, bizim utancimiz, onlarin kazanmaktaki heyecanlari. Fenerbahçe bir kez daha bizim rengimizi degistirmeyi basardi. Bir kez daha bizi "bizim mekanimizda" yendi. 2800 adet davetiye ile stadimiza bayragini dikti. Hem de çok sanli bir sekilde...

Hepimizi kirmiziya çevirerek... Sariyi tarihe gömerken... Yazin yapilan sakalar vardi Ali Sami Yen stadi hakkinda, hani o hiç sevmedigimiz Fenerbahçe taraftarlari tarafindan, saha patates tarlasina benzedigi için FB futbolunu oynayamamiş ve bu yüzden GS galip gelmis. Bu bir sekilde dogru, bunu milyarlarca lira harcanip yapilan sahadan sonra anladim. Galatasaray kendi sahasinin takimi degil... Isin bir diger yönü de karpuzcu ile kaleci arasindaki farkin apaçik belli olmasydi. Izleyenler bilir, Kemal Sunal bir filminde karpuz sergisindeki basarilarini sahaya tasimis ve en iyi kaleci olup, Ilyas Salman gibi sol kanat forvetlerin korkulu rüyasi olup, Yesilçam ligindeki tüm sutlari kurtarmisti. Ve bugün GS Kemal Sunal filmlerinin besbininci gösteriminde gülenler tarafindan yönetildiginden Hayrettin gibi karpuz sergisinden çikan bir adama Türkiye'nin en ünlü takiminin kalesini emanet etmisler. Hayrettin de gelen ataklari kurtaramayacagini bildiginden kaleyi önce Saffet'e, ardindan Okacha'ya ve iki defa da Boliç'e açti. Bir ara dikkat ettim Hayrettin'in gözleri yasliydi, bir digerinde de kapaliydi.

Simoviç'ten bu yana kaleci boslugu yasayan Galatasaray'da ise lig derbysi FB maçinda en komik duruma düsen insan teknik direktör Fatih Terim'di. Pahali kazaklariyla yedek kulubesinin disina çikmayan Terim'in elinin cebinde olusunun sebebi herhalde istifasini tutuyor olmasiydi. Büyük umutlar içinde takimin basina getirilen ve "en fazla milli olan futbolcu" ünvanini elinde bulunduran Terim takimda Hakan gibi futbolcularin "psikolojik sorunlariyla" ugrasmaktan büyük ihtimalle takim kurmaya pek vakit ayiramamis olacak ki takimda ilk onbir numaralari kapanlar sahaya çikmislar. Tabii bu duruma Terim de pek müdahale edememis çünkü kendisi önceki geceyi Fenerbahçe konusunda arastirma yaparak, maçlari bir bir seyrederek uykusuz geçirmis. Bilindigi gibi Reha Muhtar da televizyon konusunda arastirmalar yapmak için yurtdisina gittiginde Paris'ten "harika" bir arastirma ile dönmüs ve eski muhtarligindan bir sey kaybedememisti.

Nitekim "Türkiye'nin bekledigi adam Reha Muhtar" ile "Galatasaray'i kurtaracak adam Fatih Terim" aralarinda simdiden siki bir dostluk gelistirmisler gibi geliyor.

Bilindigi gibi Fenerbahçe maçindan bir kaç gün önce Galatasaray yönetimi ani bir kararla kendilerini, futbolcularini, teknik heyeti dolar üzerinden satiliga çikarmisti. Basina ambargo olarak da bilinen bu karar camiada herkesin bir bedeli oldugunu ve cebine 500 dolar koyan birinin futbolcularla görüsebilecegi gibi kurallar tasiyordu. Yönetimin bu kararina degisik bir açidan baktigimizda aslinda GS yönetiminin de son gidishattan pek memnun olmadigi, ne futbolcularina, ne de teknik kadrosuna pek güvenmedigi açikça söylenebilir.

Bu sonuca basit bir Aristo mantigi ile bile gelinebilir. Galatasaray yönetiminde biraz akilli olan bir yönetici Hayrettin gibi biriyle -kaleci demek içimden gelmiyor- her maçin kaybedilecegini ve GS'a karsi pek de sicak bakmayan bir medyanin yenilgilerden sonra TV kameralari veya basin mikrofonlari önünde görünmekten hoslanan hatta CNN'e yarim yamalak Ingilizcesiyle demeçler veren Terim'in bir çesit Süper Stadyum gibi programlara katilabilecegini hesaplayan ayrica futbolcularinin da saklabanlik yapacagini kestirebilecegi için en azindan bunlardan para kazanmak ve bir kaleci almak için bu kurali önermistir.

Maalesef medya bu saçmaliklara ve Terim'in kirmizi yüzüne para vermek istemedi. Zaten akilli bir TV yöneticisi de GS seyircisinin 4-0 gibi bir skordan sonra hiçbir GS'liyi görmek istemeyecegini bilir. Çünkü gururlu GS seyircisi kendini ezilmis bir sekilde görmek istemez. Futbolculara da küfür etmeyecek kadar gururludur. Çünkü o futbolcular küfüre bile degmeyeceklerini oyunlariyla çok iyi gösterdiler...

Çevrenize bir bakin, GS'lilar aynaya bile bakamayacaklar.

Ve sonunda geldigimiz nokta su, Lazaroni bir teknik direktör degil ama mirasini iyi harciyor, Terim'in ise ne kendi varligi ne de ona birakilmis bir mirasi var...

Futbol dolu günler dilerim...

© Oray Egin, oray.egin@cimbom.org