Galatasaray Yazilari: Oray Egin
© Oray Egin, oray.egin@cimbom.org
[Arsiv]

Burak buraya, yumruk havaya!

5/Temmuz/1999
Sahalardaki gençlesmenin bir getirisi olarak, futbolumuz hizla ?iyi insan? kavramiyla tanisiyor. Bu iyi insanlardan biri Galatasaray?in 22 yasindaki alternatif forveti Burak Akdis. Yakin zamana kadar, belki de birlikte tribündeydik ve anonim insanlar toplulugunun beraber üyesiydik. Büyük ihtimalle çogu zaman, söz gelimi stad giris - çikislarinda ya da Fenerlilerin tasli saldirilarinin altinda falan ayni yerlerde bulunduk. Simdi o aramizdan sahaya transfer oldu. Bizler; tribünde biraktigi arkadaslari, her maçtan önce onu yanimiza çagiriyoruz; adini tezahürat haline dönüstürdük bile. Geçenlerde de nisanlandi. Gazeteler bu habere yer verdigi gün, ayni sayfada Oktay?in Serdar?in sevgilisini nasil ?çaldigini? da anlatiyordu. Fotograflarda, Burak?in nisanlisinin koluna Fatih girmisti. ?Yok, hastalikli bir iliski degil? diyor, ?Ben o sirada arkadaslarimla ilgileniyordum. Hatta önüme Ufuk geldi, o sirada da çekmisler fotografi. Gülay da kizdi bana, ?Görmedin mi rezilligini?? dedi.? Ileride ?kismetse? evlendiklerinde, kendisiyle çok ugrasilacagini söylüyor; ?Futbolcuyla ugrasmak kadar kötü bir sey yoktur hayatta. Aile problemi oluyor, hocasiyla tartisiyor, futbola yansitamiyor. Hoca, iyi oldugu halde onu koyuyor, hiçbir verim alamiyor, 90 dakika sahada geziyor. Gülay çok ugrasacak, ugrasmadan olmuyor...?
Galatasaray?a gelmeden...
Önce de benim hayatim düzenliydi, simdi de düzenli. Hakikaten annem ve babam çok üzerimde durdu. Benim aslinda üniversite okumami istediler. Ben de akademi için kosturdum; iki sene, üç sene. Gittim, geldim, çalistim, tam spor akademisine girdim, o an tercih yapmak zorunda kaldim: Ya akademiye gidip beden egitimi ögretmeni olacaktim, veyahut futbolcu olacaktim. Beden egitimi ögretmeni olmak, çocuklarla ilgilenmek aslinda çok hosuma da giderdi ama, para konusu da biraz; biliyorsun, bizim ülkemizde parasal konular genellikle konusuluyor. Iyi geçinmek için de paraya ihtiyaç var. Futbolda da para var, futbolu seçtim...
Flörtlerim...
Çok oldu. Haftada bir, iki haftada bir kiz degistirirdim ama bu hep amatör futbolculuktan önceydi. Okul yillarinda falan oldu, normal. Ondan sonra düzenli bir yasantim oldu hep, hiç aksamadi. Nasil diyeyim; hep ailemle beraber oldum. Annemlerin, babamlarin sözlerinin disina çikmadim. Öyle seylere ilgi duymadim; gece yasantisi... Özel yasantimda olacak bir insan, var da, ama hiç öyle gece kusu olmadim. Benim karakter yapim bu. Ben hiç sevmem, gidip de o bara gideyim, bu bara gideyim, diskoya gideyim.
Dün gece Pasha?da...
Rahatsizlik duydum. On dakika oturdum, çiktim. Bir de dünya kadar para verdim içeri. Hosuma gitmiyor böyle yerler. Sirf arkadasimiz ?Gelmedin? demesin diye... Kalabalik ve insanlarin tavir ve davranislari ters geliyor bana. Çünkü her türlü ortama giriyorlar. Her sey göz önünde oluyor. Simdi anlatilamayacak seyler var; orada, ayak üstünde bile cinselligi paylasabiliyor insanlar. Bana yaziliyorlar olayindan degil; zaten ben nisanlandim, artik yazilsalar da yazilmasalar da önemli degil.
Ben nisanlandim...
Evlilige adim attim. Öyle nisanlanayim da herkes benden kopsun, baska kizlara ilgi göstermeyeyim, onlar bana göstermesin olayindan dolayi degil. Gerçekten sevdigin, aradigin insani buldugun zaman kaybetmiyorsun. Kaybetmemek için de, bunun bir adi olacak. Nisanlaniyorum... Gülay?la, ben amatördeyken tanismistik; daha futbolculugumun yeni dönemleri. Hâlâ süregelen bir beraberligimiz var, uzun süreli. Aradigin insani buldugun zaman, kaybetmiyorsun. Baska bir nedeni yok nisanlanmamin.
Dogma büyüme...
Galatasarayliydim. Tribünlerden yetistim. 15 - 16 saat maçta bekledigimi biliyorum. Asiri derecede fanatiktim. Benim babam, bir yasimda beni maça götürüyormus, etrafi izliyormusum sampiyonluk maçinda... Hep Galatasaray sevgisiyle büyüdük. Amcamlar falan, asiri derecede fanatikler. Hangi maç olursa, gidiyorlardi. Simdi, sevgi olarak ayni ama Galatasaray?da oynuyor diye övünme falan olabiliyor... Benim babam futbolcuydu, zaten hastalik oradan. Amatör oynamis; Altinay, Darica Gençlerbirligi var, Tekelspor?da oynadi. Zaten babam Tekel?den emekli; muhasebeciydi, memurdu. Annem de yuva ögretmeniydi Tekel?de... Kartalliyim ben, 18 - 19 senedir Kartal?dayiz. Öncesinde Küçükyali?da oturuyorduk.
Tribüne çagirdigin insanlar...
?Oley? çektirdigin insanlardan biri sen oluyorsun simdi. O tribüne karsi oynamak müthis bir güzellik, müthis bir zevk. Alismak çok zor... Ama o zaman da fanatiktik; hep Galatasaray?in basarisi için. Orada da bagiriyorsun, orada da mücadele ediyorsun. Ayni kapiya çikiyor ikisi de. Tabii, Galatasaray?da oynadigin zaman, tribünlere, taraftara kendini gösterdigin, basarili oldugun zaman, büyük mutluluk yani...
Ben geldigim zaman...
Arkamdan çok konusuluyordu. Deniyordu ki; ?Ikinci ligden geliyorsun, basarili olamazsin. Nereye kiralik gitmeyi düsünüyorsun? diyenler vardi. Ben duyuyordum. Insan hirslaniyor ister istemez; bu kadar kötü müyüm, diye. 2. Lig?den geldim diye bir seyim yok, adam 1. Lig?den gelince bile korkuyor. Biliyor çünkü, büyük takimin kaybetmeye tahammülü yok. Kaybetmemek için de elinden geleni yapiyorsun... En büyük hayâl kirikligi Bilbao maçiydi. Benim ilk Sampiyonlar Ligi maçimdi. Bu çok büyük bir maçti. Bir gol çok seyi degistirecekti. Hâlâ etkisindeyim o kaçirdigim golün... Nasil agladim hem de... Bir de attigini düsün; sirf biz degil, bütün Türkiye seviniyor. Ama kismetmis demek ki, olacagi varsa oluyor.
Altyapidan insanlarin...
Gelmesi önemli. Nereye kadar; hep 28 - 29 yasindaki insanlar mi oynayacak? Eger yetenegin varsa, mücadele ediyorsan, çalisiyorsan, o kadar kuvveti kendinde görüyorsa 16 yasindaki insan da oynar. Türk milletinin gurur duymasi lazim böyle bir insanla. Onun disinda, gidip de 30 yasindaki insanin 18 yasindaki insanla takismasi yanlis. Insan zaten mücadele etmek için, herkes futbolda ekmek parasi içinde kosuyor. Genç nesil, mücadele ederse her sey olur.
Hedefim vardi zaten...
Kartal?da, amatörde oynarken falan da vardi, çocukken mahalle arasinda oynarken de. Zaten hedef saptamak önemlidir. Hedefsiz hiçbir sey olmuyor. Eger hedef varsa, basari kendinden geliyor. Simdi, bundan sonra da hedefim var. Bundan sonra; büyük takima gelmisim, GS gibi bir takima. Daha büyük hedefler; Avrupa?da gidip Türk futbolcusunu, Türk futbolunu temsil etmek çok güzel bir sey. Böyle bir imkân olursa da, memnuniyetle giderim... Milliyetçilik degil de, Türkiye?nin basarili olmasi için... Avrupa?yi takip etmez miyim; futbol hastalik, bu hastaligin çaresi yok. Oynuyorsun, bikmiyorsun. Atiyorsun, kosuyorsun... Bütün gün oyna, gider yine maçi izlersin televizyonda. Toptan bikkinlik gibi bir sey yok. Oturuyorsun izliyorsun, belki degerlendirme yapiyorsun. Diyorsun ki, ?Su santrofor su hareketi yapti, sen de yapsan...?
Haberleri izlerim...
Ama tatilde aksam haberlerine falan takilmiyorum. Ülkeyle ilgileniyorum. Apo olayini biliyorum, mahkemeyi falan takip ediyorum... Ben gazete çok okuyorum. Okurum ama siyasetle falan o kadar ilgilenmem. Imrali?da olanlar üzücü seyler. Ben üzülüyorum. Askerlerimiz ölüyor, insan bir burukluk, bir üzüntü yasiyor. Benim hakikaten etkilenen bir yapim var; bir sey söylenir, üzücü bir haber gelir... O yüzden çok da izlememeye çalisiyorum böyle olaylari... Bir de o kadar çok haber oluyor ki; yok su pop sanatçisi sunu yapti, bunu yapti. Onlari izlemeye bile gerek duymuyorum... Tarkan hakkinda? Onun hakkinda yorum yapmam, bana düsmez... Herkesin bir görüsü vardir zaten, ama o görüsünü genelde futbolcu disari vurmak istemez. Futbolcu degil, kimse vurmak istemez.
Mehmet Abi...
Çok sever bizi. Mehmet Abi siyasi görüsle gelemez zaten, bizle ne paylasabilir? Mesleki yönüne bakmiyoruz, insani yönüne bakiyoruz. Meslegi onun kendi meslegi. Benim sahsen abi?m. Ben o gözle bakiyorum. Siyasi amaç güttügüm için degil. Ne yaptigiyla falan ilgilenmiyorum. Ama bize geliyor, destek oluyor, kutluyor.

Turkiye bu ciftle gurur duyuyor!

12/Haziran/1999
"Bir gecede 150 milyari sokaga atmaktan hic gocunmayan Hakan Sukur'un dugunu ne yazik ki 'yilin dugunu' olmaktan cok uzakti. Devlet erkani, Mehmet Agar disinda dugune ilgi gostermedi. Ama Hakan'in o unlu gulumsemesi butun gece yuzunden hic eksilmedi"

Hakan Sukur ve Beyda Zeynep Sertbas'in dugunu sonrasinda tipik bir 'yediklerin ictiklerin sana kalsin, bize gorduklerini anlat' durumuyla karsi karsiya kaldik. Ancak hakkini verelim, yemekler guzeldi. Gecenin ilerleyen saatlerinde gelen 'onemli isimlere' eslik eden korumalarla beraber, etraf takim elbiseli, kulaklikli ve telsizli adamlarla doldu.. Saat 19.00'dan itibaren gelmeye baslayan davetliler, bahcede beklemeye alindi Bahceye inene dek cantalarimiz iki kez didik didik arandi, yine de ses kayit araclari ve kucuk fotograf makineleri bulunamadi. Saat 1930'da davetliler, gelin ve damadin ailesinin ellerini sikarak havuzbasina alindi. Ve bir kult kahramanla; baba Sermet Sukur'le ilk kez orada yakin temastaydik! Erken gelenler beklesirken, kamuoyunun 'merakla' bekledigi isimler de bir bir asagi indi. Mehmet Ali Birand, Sakip Sabanci, inan Kirac, Haluk Ulusoy, Galatasarayli futbolcular (Avustralya'ya giden Okan, Amerika'da olan Tolunay haric) salonla 'kaynastilar'. Masalarin uzerinde kuruyemis ve sarmisakli 'dip' ile sunulan havuc ve salatalik vardi. Trabzonsporlu Unal, Besiktasli 'milli kahraman' Tayfur, Ayhan, istanbulsporlu Hamza, Gaziantepsporlu ilyas ve Alp ve basketbolcu Harun Erdenay da geldi. Orhun Ene ve ibrahim Kutluay da davetliydi, ancak gelmediler. Onceki gece Fatih'in dugunune katilmayan kulup yonetimi ve teknik kadro ise, bu geceyi kacirmayarak, sanki ayip etti.

'Evet... Evet...'

Devlet erkanindan, mesela futbolcularin Mehmet Abi'si Agar'in hazir bulundugu salonda, mustakbel Sukur cifti mutevazi sahitler secti. Birbirlerinden hoslanmadiklari her hallerinden belli olan Mustafa Denizli ve Fatih Terim, cocuk havuzuyla normal havuzu ayiran sahneye cikti. Sahnenin yerlestirildigi yer, sanki izleyene bir sey ima ediyordu. Gozler Fethullah Gulen'i aradi, yoktu... Nikah kiyilirken, Ali Mufit Gurtuna'nin "Sayin Hakan Sukur'le hicbir baski altinda olmaksizin, kendi hur iradenizle evlenmeyi kabul ediyor musunuz?" sorusuna, Beyda Zeynep Sertbas heyecandan sesi titreyerek 'Evet' dedi. 'Damat Beyefendi' ise bagirarak 'evet' dediginde tum salondan alkis koptu. Sukur, gelinin ayagini bulamadigini soylerken, baskan evlilik cuzdanini 'kiz tarafina' verdi; "Ailenin reisi erkek olsa da" diyerek. Hakan, karisini alnindan optu. Yanar doner bir meyve tabagini andiran yuvarlak bir isik topu 'Beyda-Kral Hakan' yazan panonun altinda, dondu durdu. Gelin ve damadin dansi bittiginde, davetliler de yavas yavas havuzdan cikartilarak, Hilton'un sergi sarayina dogru yurutuldu. Tek kapi acik oldugundan, uzun bir yuruyusun sonunda izdiham yasandi. Yemek salonunda genc futbolculardan Burak, Ufuk ve turbanli esiyle Hakan Unsal beraber otururken, Mehmet Agar ve Galatasaray'in teknik kadrosu gelin ve damadin masasinin yanindaydi. Salona daha sonra Jet-Pa Fadil Akgunduz geldi, ancak sahneye uzak bir masada oturdu.

Masada gumus samdanlar, ONEIDA marka catal bicaklar vardi. Once ispanyolca sarkilar caldi. Her masaya bir tek monu konmus. Ali Kirca, salona geldiginde 'It's got to be perfect' (Her sey mukemmel olmali) caliyordu. Salonda, kirmizi fesiyle gaziye benzeyen yasli bir adam, Hakan Sukur'un pek sevdigi 'Sehit analari, gaziler, Mehmetcik' somurulerinin canli simgesiydi sanki.

Nerede bu devlet?

Hakan Sukur, herhalde gecen yaz Agar'dan gormus olacak, kendi dugununu de bir devlet olayi haline getirmek icin cok ugrasti. Ama maalesef dugunde bir eski basbakan bile yoktu. Bu acidan, dugun, 'yilin dugunu' olmaktan cok uzakti. Dugundeki basortululerin orani da dusuktu.

Sahneye, bir donem devletimizin cok sevdigi Coskun Sabah cikti ve yillardir hic degismeyen sarkilarini soyledi: 'Ah bu sarkilarin gozu kor olsun' ile yaptigi acilis, ud taksimi ve 'Anilar' ile devam etti. Ses duzeni hayli rahatsiz edici olan salonda, pek dinleyici bulamadi. Davetlileri ayaga kaldirmaya 'ispanyola' bile yetmeyince, sanatci sahneden ayrildi. Ardindan sahneye Emel Sayin cikti, sarkilariyla herkesi uyuturken, gelin ve damat 'Eski Dostlar'la dans etti. Merak ettim, acaba sadece ben mi Esra'yi dusunuyordum o sirada. Salonun cigrindan cikmasi ise ibrahim Erkal'in sahne almasiyla basladi. Alkol duvarini hizla asan dugun halki tren yaparak salonu dolasti. Erkal'a, sahnede Tugay ve ayni anda hem derici hem de amigo olan Mehmet eslik etti. Tugay mikrofunu eline kapti ve 'Donulmez aksamin ufkundayiz'i soylediginde gece yarisini coktan gecmisti. Amigo Mehmet de kendinden gecerek salonu bir maestro gibi yonetmeye kalkti. Bir ara Erkal'in sarkilari Cim Bom tezahuratlarina dondu. Gece 01.30 gibi ise, en anlamli cumle soylendi: 'Sehit analari da Hakan'i tebrik ediyor!'

Gelin ve damat halay cekip eglenirken, Amigo Mehmet herkesi asagi kata iskembe corbasi icmeye cagirdi. Topluca bir duman halesinin geldigi, 70'li yillar havasindaki bir diskoteke indik. Masamiza kurulup dans pistini izlemeye basladik.

150 dolarlik 'Ham cokelek'

Tum Turkce pop sarkilarinin arasinda, bir ses "Adapazari otobusu kapida!" diye bagirdi. Gelin ve damat, son danslarini 'Ham Cokelek' esliginde yapti. Hakan'in Atilla Tas figurleri gorulmeye degerdi. Ricky Martin'in 'La copa de la vida' sarkisi calarken, cift yavas yavas konuklari ugurlamaya basladi. Eglence bitti, otobusler kalkti, derici Amigo Mehmet tek basina da olsa israrla dans etti, adam basi 150 dolarin nasil bosa harcanabilecegi kanitlandi ve icimde Hakan'in ucuncu evliligine de gitmek icin cok yogun bir istek olustu...

O siritis, o Kemal Sunal'in Saban gulumsemesi sabaha karsi da hic kaybolmadi.

Sampiyonlugun fotoromani '99

25/Mayis/1999
Hatirlayanlar hatiralar, geçtigimiz sezon sonunda da Radikal 2'de bir sampiyonluk fotoromani ile Cim - Bom'un yil içindeki performansina göz atmistik. Bu sene de yeni bir derleme için çanlar çaliyor. Her ne kadar bu yazi yazildigi sirada Galatasaray'in sampiyonlugu 'matemetiksel' olarak kesinlesmediyse de, su dakikadan sonra sampiyonlugu kaptirmak tam bir fotoroman olur. Yani kutlamak için aceleci davranildigi da söylenemez. Ancak hemen itiraf etmeliyim ki geçen sene böylesi bir yazi için gerek magazin gazeteleri gerekse de televizyon programlari malzeme saglamakta çok daha üretkendi. Hani su yaziyi okurken, kasetçalara koyup keyifle insanin evinde Televole keyfi yasayacagi bir Kayahan ya da Ricky Martin sarkisi bile uyarlanmadi. Olumlu bir gelisme olmali...
  1. Galatasaray'dan üç futbolcu - Okan, Arif ve Ümit - böbrek hastasi Dilek'e destek için Çarkifelek'e katiliyor. Ancak basinla görüsme ücretlerini dolarla belirleyen Galatasaray yönetimi bu 'izinsiz' çikisa bozuluyor. Faruk Süren futbolculara ceza verilecegini söylüyor. Bu sefer de medya yönetime tavir aliyor, programa katilan oyuncularin insanlik hizmeti yaptigini savunuyorlar. Sonuçta hâlâ onlara ceza gelmedi. Ayrica, Dilek'in ziyaretine Hagi bile gitti.
  2. Fatih Terim, 32. Gün'de Agar hakkindaki bir soru üzerine "Arkadasimdir, her zaman arkasinda dururum" diyor. Birkaç hafta sonra Televole'den çok anlamli bir manzara yansiyor: Terim, kankasi Mehmet Agar ve Ibrahim Tatlises 'muhtesem üçlü' olarak sohbet ediyorlar. Ibrahim Tatlises, "Hiç kimse bu sevgiyi tam ucundan tutmadi, herkes damarindan tuttu" diyor. Fatih Terim de kolunu Ibo'nun omzuna atmis, kahkahalarla gülüyor ve "Üçümüzü birarada yakalamak herkese nasip olmaz" diyor. Ama son söz tabii ki toplantinin 'agar' topundan; "Gönülden, kalpten, hiçbir menfaate dayali olmayan, insani vasiflara sahip benim kardeslerim. Ben de böyle güzel dostlarim oldugu için Allah'a sükrediyorum." Insan ister istemez sampiyonlugun bu sene kime adanacagini merak ediyor.
  3. Kendine 'hirçin' lakabini yakistirmak için israrla ugrasan Vedat - ki takimin en yakisiklisi - sene içinde, sevgilisi manken Irem Otuz'un evinin kapisinda "Kirmizi kart görüyor, oynamiyor, sonra da buralarda geziyorsun" diye laf eten iki garsonu 'sokak ortasinda' dövmüs. (Fanatik; 27 Ekim 1998) Daha önce de Ataköy'de bir kavgaya karismisti. Son vukuati ise Ankaragücü maçinda, Faruk'u önce isirip maç sonunda da kafa atarak futbolcunun burnunu kirdi. Yönetimden ise kinayan tek ses bile çikmadi, hatta Terim ona sahip çikarak idmana aldi. Vedat'in söyledikleri ise çok 'açiklayiciydi': "Ben o sirada annemin yanindaydim. Anneme küfretti. Ben anneme küfrettirmem." Bir suç daha mesrulasti, suçlusu aklandi.
  4. Hakan Sükür kismetse 10 Haziran'da evleniyor. Gelin adayinin fotograflari ve görüntüleri bilindigi için geçen sene Küçük Hakan'da oldugu gibi bir sok yasanmayacak. Bu askin resmiyete dönmesi için ilk adim olan söz yüzüklerinin takilmasi Kasibeyaz kebapçisinda gerçeklesti. Hakan, Juventus'a trasferi söz konusu oldugunda da basin toplantisini ayni kebapçi da yapti. Bir de arabasini kebapçinin ogluna satti. Belki dügün bile kebapçi da olur. Bu tutkuyu anlayabilen varsa, ne olur söylesin.
  5. Giden yabancilar arasina bu sene Filipescu eklendi. Samsunspor maçinda Cenk'e tükürdükten sonra 'persona non grata' haline gelen oyuncu önce futbolun 'erkek oyunu' oldugunu söyledi. "Centilmen olsaydim, bilardo oynardim" diye de ekledi. (Yeni Yüzyil, 27 kasim 1998) Ispanya'ya transfer olduktan sonra, kimse bir daha adini anmadi. Her seye ragmen, onun da boslugu doldurulamadi.
  6. Bayan taraftarlarin yillardir "Ayy çok yakisikli" dedikleri Arif Erdem'e "abayi yakan" Özlem Güler adli bir manken, bu asktan dolayi takimini bile degistirmis. Arif sayesinde Besiktasliligindan vazgeçen Güler, artik "iki eli kanda olsa da" yeni takimi Galatasaray'in maçlarini kaçirmiyormus (Pasha, 22 kasim 1998). Belki de 7 yildir bu sezon, sakatlanmadan önceki performansina ulasmasi beklenen Arif'i söz konusu "takim degistiren ask" ateslemistir.
  7. Juventus krizi esnasinda spor basininda yasanan mükemmel bir komedi vardi. Rutin bir islemle Ali Sami Yen stadindaki Sampiyonlar Ligi malzemelerini toplayan UEFA kamyonunu gören kimi gazeteciler 'haber atlattik' diye bunu "Yeni bir tezgah mi?" kuskusuyla verdiler. Malzemelerin Londra'ya götürüldügünü, bunun da Türkiye aleyhine bir kampanyanin sonucu oldugu yazildi. Oysa ki TIR, bir sonraki maç için yeniden stada gelecekti. Gittigi yer ise Yenibosna'daki Londra TIR Parki'ydi.
  8. Hasan Sas'in doping kullandigi ortaya çikti. Tam da performansinin düstügü sirada, bir maç öncesi A-ferin isimli grip ilacini kullanmasinin ardindan 'dünyasinin yikildigi' söylendi. Kendisi bunu bilinçli olarak yapmadigini açiklarken, neden doping kullanmayacagina dair söyledigi de tarihe geçti: "Ben Adanaliyim."
  9. Baskan Faruk Süren'in, 13 yasinda bir kiz kardesi oldu. Melissa adli kiz çocugunun, baba Fuat Süren'in 'yasak iliskisinin' bir ürünü oldugu DNA testiyle kanitlandi.
  10. Sampiyonlar Ligi'ne veda edilmesinde büyük katkisi olan Fatih Akyel, kaynak yetersizliginin de etkisiyle kadrodaki yerini hep korudu. Üstelik, Türkiye'nin en iyi defans oyuncusu oldugunda birlesen çok insan var. O da, bu sene babasinin köyünden bir kizla nisanlandi. Nisanlisi uzakta oldugu için çok sik görüsemiyorlarmis. Ancak her an evlenmeleri bekleniyor. Ne var ki, Samdan dergisine konusan bir manken - sarkici - dansöz türevi bayan onun ailesi tarafindan zorla evlendirildigini, kalbinin kendisinde oldugunu söylüyor.
  11. Saha içinde takima pek fazla katkisi oldugunu söylenemese de, Tolunay'in kulübün 'kültür ortalamasini' yükseltmesine süphe yok. Ilginç görünsünler diye, gazetelere "Ask romanlari okurum" diyen ama yazarlari hakkinda en ufak bir ipucu vermeyen futbolcularin bulundugu Galatasaray'da, Tolunay'in farkliligi çiktigi bir canli yayinda belirdi: Son yaptigi alinti Kant'tandi!
  12. Galatasaray'in ikinci kaptani Tugay, tüm sezon boyunca antrenmanlarda çok iyi bir performans sergiledi. Dogal olarak da ilk 11'deki yerini aldi. Ancak ne yazik ki ayni performansi maçlarda gösteremedi. Fatih Terim, uzun bekleyislerden sonra nihayet onu da yedek kulübesine aldi. Fakat satisi gündeme geldiginden olacak, oyuna girdigi maçlarda meziyetlerini sergileme geregi duydu. Spor yazarlari da ardindan özlem dolu övücü yazilarini yazdilar. Öyle görünüyor ki, Tugay'in takimdaki yeri bir kez daha saglamlasti.
  13. Yeni bir spor yazari çesidi türedi: Star gazetesiyle beraber eski futbolcularin yanisira, eski kulüp yöneticilerinden de köse yazari olabilecegi ortaya çikti. Galatasaray'i temsilen Yurdesen Karahasan yazilarina devam ediyor.
  14. Aldigi arabayla bu sene olay olan isim Emre'ydi. Medya hem ona Mercedes A modeli arabasiyla poz verdirdi, Dogus sarkilari - bile - söyletti sonra da satmasi için baski yaptilar. Hatta Fatih Terim'in bunun üzerine arabanin anahtarlarini alip sakladigi bile söylendi. Neyse ki Emre, Mercedes'i kurtarmanin yolunu bulmustu. Hocasina arabayi satinca ailesine ev alacagini söylediginde Terim'in de gözü sulanmis.
  15. Bu üçüncü sampiyonlugun en önemli özelligi Galatasaray'in gençleriydi. Öncelikle ülke futbolunda star sisteminin çöküsünü ve takimlarin altyapilarina önem verip kendi yildizlarini yaratma zorunlulugunu kanitladilar. Bu yüzden de sampiyonluk birine adanacaksa, ikinci bin yilin sonunda bunu en çok Cim - Bom'um gençleri hak ediyor. Bu sampiyonluk Burak, Emre, Alper, Kerem ve biraz da Fatih'e... Tabii, en çok Okan'a!


Fatih Terim'in yüzleri

16/Mayis/1999
Fatih Terim 46 yasinda, Galatasaray'daki üçüncü sezonunun sonunda ülkeye hükmedecek bir konuma nihayet ulasti. Nihayet; zira 'milli' basarilarinda, futbolculuk yillarinda veya Galatasaray'da teknik direktör olarak yasadigi ilk iki sampiyonlukta onunla uyusmayan pek çok insan vardi. Artik onlarin da sayilari gitgide azaldi. Terim, kafalardan futbolculuk yillarindan kalan ve kendisi hakkindaki düsüncelerin olumsuz olmasini saglayan kötü söhretini kazidi. O dönemlerde yaptiklarini; mesela hakeme tükürmesini ya da gecenin bir saatinde Emniyet Müdürü Gündüz Alp'le kavga etmesini unutturdu. Istatistik olarak kaydoldugu için müdahale edemedigi gerçekleri; 11 yil boyunca takimin hiç sampiyon olmamasini ise "Türkiye kupasi, Cumhurbaskanligi, Basbanlik, TSYD kupasi kazandik" diye ikinci plana itti. Önce kendi kültünü yaratti. "Futbolcuyu iyi degerlendirmek lazim" diyordu, "[Benim için] Büyük futbolcu demek lazim. Burada mütevazi olmamak lazim." (Demirkol: 98)

Galatasaray'a teknik direktör olarak geldigi ilk andan itibaren takimi nasil bir degisimden geçirecegi bilinmeliydi. Arkasinda, toplumun neredeyse hiçbir bireyinin itiraz edemeyecegi güçlü bir dayanagi vardi: Milli Takim'in tarihteki en önemli basarisindaki imza ona aitti. 96 yilinda insanlar ilk kez katildigimiz Avrupa Kupasi'ndan ellimiz bos dönüsümüzün sebebini merak etmiyordu. Fatih Terim'in o andan itibaren, kendi gelecegini açiklamaya yardimci olacak taktigi belliydi: Küçük basarilari abartma, böylece basarisizliklari gizleme. Ingiltere'ye gitmemiz bile basli basina önemliydi ama kimse o günlerde 'yeterli olmasa da' diyemedi.
'Türk' hoca
Feldkamp'in takimi birakmasiyla beraber, gerek sahada gerek kulüp binasinda basarisiz yönetim dönemlerinden geçen Galatasaray'in arayisini bitirecek tek isimdi Terim. Üstelik taraftalarin bilinçaltinda giderek büyüyen bir inanca göre gelen yabanci hocalar takimin uluslararasi arenada söz sahibi olmasini saglayamadiklari gibi en ufak bir 'temsilcilik' sansini da harcamislardi. Gerçi ilk Sampiyonlar Ligi'ne katilisimiz, ilk kez 'çok büyük' bir Avrupa Takimi'ni eleyisimiz de yabanci hocalarin yönetiminde olmustu ama son dönemdekiler "bizden" olmadiklari için takimin potansiyelini anlayamamislardi.

Souness'in bir Fenerbahçe maçi sonrasi, onlarin stadinin ortasina Galatasaray bayragini dikmesi taraftarlik duygularini uyandirip, lig siralamasinda takimi dördüncü yapan teknik adama karsi sempati bile beslenmesini saglamisti gerçi. Ancak Terim arkasina milliyetçiligi alarak geliyordu. Türkiye'nin milliyetçilige karsi durdugu zaten pek görülmedi. Her defasinda Türklügünü vurgulamaktan çekinmedi. Üstüne basa basa yaptiklarinin 'bir Türk antrenörüne' ait oldugunu söyledi. Bati, Avrupa ya da en basitinden yabanci oyuncular / hocalar için görüsleri çok açikti: "Bütün hocalar iyi niyetle , samimi çalisiyorlar ama Milli Takim için Türk hoca daha faydali... Ben ne Alman'im, ne Ingiliz'im, ne de Italyan'im. Oyuncularimi kendi kosullarimiza uygun seçerim... Ben mutlak mânâda Avrupalilasmaya karsiyim. Güzeli, iyiyi alalim ama her seyimizle Avrupalisalmayi çagdaslik olarak görmüyorum. Mesela biz biraz kendi degerlerimizle, inancimizla, hirsimizla mücadele ettigimiz için bu basarilari elde ettik."(Can: 95) Ancak bu sözleri kendi amacinin da Avrupa etrafinda kenetlenmesini engellemiyordu: "Bir Türk antrenörü de disarida iyi bir takimda çalisir ve basarili olur. Avrupa meselesi mukavelemde var benim. Bir idealim olarak söylüyorum bunu." (Düzel: 97)

Türklügüne olan yogun inanci Galatasaray'in onun yönetimi altinda ilk sekillenmesini de belirledi. Öncelikle yabanci oyunculara karsiydi "Osmanlilardan kalma bu yabanci kompleksimizi atmamiz gerek" diyordu, yerli oyunculara daha sicak baktigini belirterek. Ilk geldiginde takimin yarisinin dinci, diger yarisinin da kumarbaz oldugu, çesitli gruplasmalarin, insanlara "öteki" muamelesi yapmanin sik sik yasandigi söylenirdi. Terim, bu sorunlarin önüne geçmek için 'operasyonlarina' basladi. Ilk adim Van Gobbel'di. Üçüncü sampiyonluk yilina ragmen hâlâ defans sorununu çözemeyen Galatasaray'in o bölgedeki çok önemli bir adamini gönderdi. Yerine konacak 'yerli' oyuncuyu hâlâ bulamamasina ragmen bu kararinin, o oyuncunun siyah irktan gelmesiyle iliskili olup olmadigi hiç sorulmadi. Üstelik defanstaki durumun Avrupa maçlarinda yarattigi sorun da bilindigi halde... Kendi irkini her bakimdan her seyin üstünde tutma huyunu bir defasinda da Istanbulspor'un antrenörü Saffet Susiç onu elestirince gösterdi. Kameralara karsi "Bir Yugoslav'in bana böyle konusmasini anlayamadim" dedi. Haftanin son antrenmanina almadigi için yakinan basin mensuplarina da bir keresinde "Ingiliz idmani kapatinca bir sey demiyorsunuz, ben yapinca mi kötü oluyorum" diye sitem etmisti... Kimsenin sesi çikmadi. Fatih Terim aklindaki stratejinin ilk adimini basariyla tamamladi. Türkiye'ye Türklügünü kanitladi, Türk'e Türk propagandasi yapti. Iskeleti - Okan disinda - büyük ölçüde iki yabanci oyuncuya; Hagi ve Taffarel'e dayanan Galatasaray'in basarilarinda 'yüce Türk takimi' olmasini ön plana çikardi.
Kutsal takim
Fatih Terim'in 'imparatorlugunun' ikinci asamasi ise bulundugu kurumu kutsamaktan geçti. Galatasaray'in adina gizemli, mistik bir çekicilik katmaya ugrasti. Takimin zaten verili kabul edilen kimi özellikleri vardi; Bati'ya açilan pencere olmasi ya da aristokratligi gibi. Terim'in bu imaja katkisi kulübü bir 'mit' haline getirmesi oldu. Galatasaray'i neredeyse devletle esdeger tuttu. Hincal Uluç için "Yahu sen kimsin, kendini Galatasaray'dan, Galatasaray yönetiminden, seyircisinden ve teknik ekibinden üstün görüyorsun" (Maraton: 97) dediginde takimi elestirmeye kalkanlara nasil saldiracagi ve basinin ona karsi tavri da sekillenmisti.

Kulüp hakkinda yazanlari kamuoyu önünde Ali Sen'vari bir tavirla lanetlerken, kendisi hakkindaki olumsuz yazilarin sahipleri ya da 'aleyhinde' haber çikan gazetelerin muhabileriyle, onlari Florya'ya veya deplasmanlarda takim uçagina almayarak hesaplasiyordu. Kulübü ilahilestirdigi için, temsilcisi olarak kendisi de neredeyse tanrisal bir mertebeydi ve ayni seviyeye kimse yaklastirmadi. Televizyonlarin en büyük anchorman'leri, ya da gazetelerin en kidemli köse yazarlari bile en basitinden üsluplarinda "Fatih Hoca" ya da sadece "Hocam" demekten, neredeyse önünde diz çökmekten çekinmediler. Terim'e göre hiç kimse ne onu ne de takimi elestirme hakkina sahip degildi. Deneyenlerin karsisina hemen "O hiç futbol oynamis mi?" ya da "Onun da dönemini biliyoruz" diye çikti.

Fakat aristokrat kabul edilen takimi bir de kültlestirince, yarattigi imajin kendisiyle çakisabilecegini çok iyi biliyordu. Önlemini de ona göre almisti. Tâ yillardan beri neredeyse büyük oynadigini kanitlarcasina, esini bile Isviçre'de okuyan, bilmem kaç dil bilen biri olarak seçmisti. Evlendikten sonra 'çapkin, düzensiz futbolcu' imajini silmeyi iyi bildi. Kurultayda yarisacak lider adaylari gibi her defasinda esinin ne kadar modern oldugunu, nasil bir baba oldugunu çektirdigi o Erol Atar'vari pozlarda göstermeye çalisti. Artik Ingilizce de ögrenmisti. Lise 2'den terk olmasini ise söyle açikliyordu: "Devamsizliktan bitiremedim... 'Çok zeki bir çocugunuz var ama hiç çalismiyor. Akli fikri topta' derlerdi babama." (Akman: 95) Ardindan gazetelere Italya'dan giyindigini ve Adanali olmasina ragmen asla "maço" imaji olmadigini anlatti: "Simdi benim ne ceketim omuzumdaydi, ne de ayakkabimin üstüne bastim, ama bizim hal ve hareketlerimizden bunu çikardi insanlar. Bu kolay bir suçlama." (agy) Kendi imaj degisimi gibi, futbolcularinin da buna ayak uydurmasini sagladi. Onlari "Yaa ile baslayan" cümlelerinden vazgeçirmeye çalisirmis, kendisi de bir kelimeyi iki defa kullanmamaya özen gösterdiginden...
O en büyük!
Artik hemen herkesin kafasinda Fatih Terim, Türkiye'nin gerçekten en büyügü. Aksini iddia edenlere karsi bir Türk hoca olarak 3 sene üstüste sampiyonluk kazanmanin kolay olup olmadigini soruyorlar. Elbette degil. Ancak bu yerel basarilari da bunca zaman oldugu gibi 'baska seyleri' örtmek için kullanmamak gerek; Avrupa Kupalari'ndaki gidisat ya da takimin Agar'la dansetmesi gibi. Birçok insan bunlari tartismanin zamaninin bir gün gelecegini düsünüyordu. Simdi onlar da zaferin yanilsamasina kendilerini kaptirarak 'devlet' gibi Galatasaray'a laf söyletmiyorlar. Imparatoruna saygilarini belirtip, moral bozmamak adina Terim'i tartismayi "Simdi sirasi degil" diye erteliyorlar. Fatih Terim üçüncü sampiyonlukla beraber, herkesin susup iktidarini kabullenmesini, hatta boyun egmesini sagladi. Aksini yapanlarin yasama sansi yok.

Röportajlar:

Akman, N., "Oyuncuma laf söyletmem", Sabah, 27 eylül 1995
Can, E., "At sahibine göre kisner", Zaman, 7 mayis 1995
Demirkol, M., "Terim'in Galatasaray'i", Max, Kasim 98, sayi 1
Düzel, N., "Kendimi sevdirmek için ugrasmam", Yeni Yüzyil, 28 temmuz 1997
Maraton programi, Show TV, 23 kasim 1997

*Radikal İki'nin 16 Mayis 1999 tarihli kapak konusudur.

Radarimizin altindan uçtu

(Radikal Iki'nin 10 Ocak 1999 tarihinde yayInlanan sayIsInIn kapak konusudur.)

(11/01/99), Hakan Sükür hakkinda her seyi bilsek de birlikte geçirdigimiz 7 yil boyunca onu hiç taniyamadik. Belki de kebapçidaki basin toplantisinda bu yüzden "Beni kimse anlamadi" dedi. Anlamamiza firsat vermeden yepyeni bir yolculuga basliyor. Inanmasi zor, ama Hakan gidiyor!


Açildigi denizin ortasinda beklenmedik terslikler yasayan bir gemi, kurtulus olarak kiyiya geri dönüyor. Hiçbir limana ugranmadan, yolculuktan bir kez daha vazgeçiliyor ve demir alinan limana yanasmaya hazirlaniliyor. Sapasaglam karaya varmasi için yük bosaltiyorlar. O kadar çaresizler ki biz farkinda olmadan insan da atiyor, en degerli elemanlarindan vazgeçebiliyorlar. Hayati, bir gün hedef limana bu gemiyle varacagi hayaline kurulu bu insanlar, herhangi bir olaganüstü durumda ilk elde denize atilacaklarin basinda gelebiliyor. Açik denizin ortasinda çevre botlarindan birine tutunmaktansa kiyiya dönmeyi tercih ediyor. Limanda duran gemiye yeniden çikiyor ve mürettebatin "Biz seni atmadik, sen düstün" yalanlarina inanip, onlarla yeni yolculuklara çikmaya devam ediyorlar. Son bir haftadir, ne zaman Hakan'in gidisiyle ilgili yeni bir haber çiksa gözümde bu gemi hayali beliriyor.

Demek ki Hakan Sükür açik denizden karaya yüzenlerden biri olarak yasamis Galatasaray'da geçirdigi 7 yil boyunca. Sebebi hâlâ tam bilinmeyen ama tahminen yine bir kriz aninda Torino'ya satilmisti bundan bir süre evvel. O zamana kadar da tüm taraftarin en çok sevdigi futbolcuydu.

Ama devir degisti. Torino havaalaninda Arnold'un ünlü "I'll be back" repliginden türeyen "Bir gün mutlaka geri dönecegim" cümlesini kurup Galatasaray'a dönmesinden itibaren tribünlerle yildizi bir türlü barismadi. Hakan'a adeta 'Fenerli futbolcu' muamelesi yaptik.

Öncelikle hedefsiz ve Avrupa'da tutunamayan Türk'lerden herhangi biri olarak kazindi hafizamiza. Sonra - bilinçli ya da bilinçsiz - birçok davranisindan dolayi tek tarafli (belki de karsilikli) bir 'nefret' (bir hoslanmama degil) iliskisi içine girdik. Yillar boyunca hiçbir futbolcu kendinden Hakan Sükür kadar nefret ettirmeyi beceremedi. Hiçbiri onun kadar fazla neden sunmadi önümüze.

Hakan gidiyor!

Daha hâlâ duymamis olaniniz varsa diye söyleyeyim: Hakan'in dedigi çikti ve yine Torino sehrine ama bu sefer dünyanin en iyi takimlarindan birine, Juventus'a dogru ilerliyor. Gerçi Galatasaray Kulübü'nün, kiyiya yaklasmak için denize insan atan bir gemi misali, ona "Git!" baskisi yapmasi hiç hos degil ama sonuçta bir futbolcu için böyle bir teklif, nasil gelirse gelsin bizim gibi siradan vatandaslar tarafindan anlasilmasi imkansiz yogunlukta bir duygu olmali. Süphesiz Hakan için de öyledir - eger Fiat Imparatorlugu'yla Koç Grubu'nun ticari ve siyasi girisimleri hakkinda haberler çikmasa daha da iyi bir sevinç olurdu. Yine de bunlardan öte Juve gerçekten Hakan gibi bir futbolcuya ihtiyaç duyuyor: Bu, dünya futbolunun geriledigine dair bir saptamanin aksine Hakan'in futbolunun nasil da 'etnik kimlik', 'aidiyet' ya da 'sinir' tanimayacak kadar gelistiginin, evrensellestiginin kaniti. Üstüne üstlük bir de "Avrupa'daki gururumuz" cümlesiyle özetlenen devlet katindaki ulvi payeler de cabasi. Hem bu gidisinde kimse ondan eskiden oldugu gibi Dogu - Bati sentezi ülkemizin Avrupa'nin bir parçasi oldugunu söylemesini, Orhan Pamuk'un henüz yazilmamis çoksatan romaninin konusu olmasini ya da 900'lü hatlarla kazanilmayan bir Eurovision birinciligi getirmesini beklemiyor. Ne güzel.

Hakan'in (kendi oldugu gibi) Bati kapisina çikmasina ramak kaldi. Ancak Dogan Kologlu bile "hele hele yanilip da 'makarnaniza kan bulastirmayin' deme ama biz diyelim" derken ona ince bir taktik vermeyi de ihmal etmedi: "Brezilyali Ronaldo, Italya'da en çok sempatiyi 'en sevdigin yemek ne' sorusuna 'makarna' cevabini verdigi zaman topladi. Bunu da unutma." (Kebaptan makarnaya, Miliyet, 6 ocak 1999)

Hakan Sükür (ki pek yakinda soyadi 'Shoecure' diye yazilabilir) gidis 'operasyonu'nu kimseye (hatta hocasina da - Fethullah degil, Fatih Terim'e) fazla bir sey söylemeden yürütüyor. Belli ki geçen sefer yaptiklarinin; Basbakan'i devreye sokmasinin, ask krizine tutulmasinin, Fethullah Gülen Tarikati'na bulasmasinin, daha sonra onu bir boomerang gibi vurmasindan ders almis. Tabii arada yine kendine özgü hareketleri de yok degil; "Sehit anneleri annemi rahat birakmiyorlar" sözü çoktan tarihe geçti. Basin toplantisini kebapçida yapti. Orada bir tavri vardi ki neredeyse dinleyen herkesi 'yaraladi'. Giderayak araya sikistirdigi cümlelerle ona yaptiklarimizdan dolayi özür borçlu oldugumuzu ima etti adeta. Kendimizi pisman hissetmemiz için kurdu dokunakli cümleleri: "Beni kimse anlamadi" ve "Bana hiç insanca yaklasilmadi."

Eger önceden yapilan planlar gerçeklesseydi, bu basin toplantisinin ardindan Milano'ya giden Hakan'in imza atmasi gerekirdi. Bu süreç önümüzdeki haftaya uzadi. Ya bugün (pazar) ya da yarin (pazartesi) Torino'ya 'isi bitirmek' için gidecegi söyleniyor. Sevinçler birden kesintiye ugradi ve gözler yeniden Hakan'a döndü: Ne yapmaya çalisiyor?

Agir bir sis bulutu denizin üzerine çöktü. Hakan Sükür tek basina, suyun üstünde can simidine tutunmus ilerliyor. Görüs alanimiz kisitli oldugu için ne yöne gittigi seçilemiyor. Sahi, bu çocuk yüzme biliyor mu?... Karaya dönmesinden korkuyoruz. Dönerse bir kez daha tüm umutlarimizi bosa çikarmis olacak. Bir yandan da dönüsü için alisik oldugu hosgeldin senliklerine hazirlaniyoruz; karsilamak için yeni yakistirmalar ve alaylar ariyoruz.

Kabul edelim, biz Hakan'i sevmiyoruz. Bunun bir sürü özel sebebi vardir süphesiz ama genel olarak 'saha disindaki dünyayla saha içindeki dünyayi birbirine karistirmasi' olarak özetlenebilir. Ancak son iki sezondur ve bu ilk sezonun ilk yarisi boyunca ikisi arasinda sinir koymakta da "oldukça" basarili oldu, denebilir.

Ancak hâlâ GS tribünlerinden yankilanan küfürlerin ilk hedefi - eger Arif oyunda degilse - hiç sasmadan Hakan oluyor. "Torinolu Saban" (ki bir yaraticilik saheseri) geçerliligini koruyarak Hakan'in tartisildigi her mecliste (simdilik kameralar kayit yapmazken) telaffuz ediliyor. Birçok insan (kabul, ben dahil!) Hakan'dan kurtulmak için, sanki aramizda kisisel bir sey geçmis gibi firsat kolluyor, dakikalari sayiyor. Onun yoklugunun GS'deki tüm kötü gidisi çözecegine, Agar'in dügün sofralarinda ya da Fethullah Hoca'nin tarikatinda 'boy gösteren' o 'dinci' futbolcularimizin gelismesini önleyecegine inaniyoruz.

Iste Hakan Sükür, açik denizin ortasinda tek basina (ve tek basina birakilarak da) bu yanilsamadan kurtulmamiza ugrasiyor. Juve'nin reddedilmesi imkânsiz bir teklif sundugunun herhalde bizden daha çok farkinda. Belki de bunca direncinin sebebi bir günah keçisi degil de, aksine 'iyi', ardindan iyi seyler birakan biri olarak hatirlanma istegi yatiyordur. Önceden tüm bunlari ona çok gördük.

Hakan'la 'iyi'den ve 'kötü'den geçtik. Birbirimizi tanimadan - her ne kadar onun her seyini bilsek de - tam 7 yil geçirdik. Ayni gemide. Daha konusacagimiz çok sey var. Her ne kadar o hiçbirini anlatmayacak olsa da. Bunca zaman sonra hepimiz için en iyisi ayrilik görünüyor. En azindan kiymetimizi daha iyi anlariz...

Bu yazinin basligini siyaset bilimci Garry Wills'in 80'li yillara damgasini vuran Reagan hakkinda yazdigi yazisindan aldim. Ayni sözü Türkiye'nin 90'li yillarini 'sarsan' Hakan için tekrarliyorum: "Radarimizin altindan uçtu" ve biz farkina bile varmadik. Onu mumla arayacagiz. (Kabul!) Gemi simdiden su almaya basladi.

Arz küresi dönmeye devam edecek!

(27/11/98), Geçtigimiz hafta deplasmanda Sakaryaspor ile berabere kalan Galatasarayli futbolcularin sessiz, donuk yüzleri yansidi önce televizyonlara. Ardindan yorumlar yapildi; "Futbolcularin aklinda Juventus maçi vardi, bu yüzden kendilerini bu maçta zorlamadilar." Kaybetseler bile bir sey degismez, ne de olsa bir – iki maç sonra çoktan unutulurdu. Futbolcularin Sakarya'daki ilgisizlikleri kabul edilebilirdi. Bunu taraftar da biliyordu. Bunlar televizyon kanallarinda pozisyon yorumlari esnasinda yansirken birden ekranda Galatasaray'in takim otobüsü belirdi. Otobüsün yan cami kirilmisti. Belli ki sert bir 'darbe' almis. Içeride futbolcular da vardi. Siradan bir maçtan siradan görüntüler... Takim otobüslerinin camlarinin kirilmasi Türkiye'de rutinlesti. Takimlarin kendi taraftarlari kendi futbolcularina saldirmaya basladi; halbuki direkt futbolcuya saldiri çok sik olmazdi, genellikle taraftarlar kendi aralarinda kavga ederdi. Pek iyiye dogru bir gidis olmasa gerek. Tribünde siddetten, sahaya siddete dogru yol aliniyor. Bir amigo Mustafa Denizli'ye saldirmisti, bir taraftar Besiktasli yöneticiye, Trabzonspor taraftari kaptanlari Ogün'ü – camide – linç etmeye çalismislardi. Van'da valinin kiskirtmasiyla olaylar çikmis, Senol Günes bir darbeyle yere serilmisti. Geçtigimiz sene Fenerbahçeli futbolcular da bizzat taraftarla bire bir kavga etmislerdi Inönü Stadi'nin orada, yumruk yumruga. Bu eylül oynanan Fenerbahçe – Galatasaray maçindan önce de Fenerli taraftarlar Kadiköy'de Galatasaraylilara saldirmis, sonucunda birçok insan yaralanmis, masum, olayla ilgisiz, tek 'suçlari' stadin yakininda oturmak olan vatandaslarin da arabalarini çizilmis, darbe almis, camlari kirilmisti. Four Four Two dergisinde yayimlanan bir röportajinda, 1993 yilinda ülkemizi 'ziyarete' gelen Manchester Unitedli futbolcu Ryan Giggs de o günleri unutamadigini anlatiyor; çalistiricilari otele kadar takip edilmis. Oda arkadasi Paul Ince'le ona yatmaya hazirlanirken telefonda ölüm tehditleri gelmis. Maçtan sonra United'in çalistiricisina taslarla saldirilmis, bir tanesi bir otobüs camini kirmis ve Steve Bruce'un kafasina ulasmasina sadece birkaç cm. kalmis. Türkiye'nin yabanci takimlari da nasil agirladigina bir örnek olarak verilebilir belki.

Baris mesajlari

Ajitasyon ariyorsaniz bulmasi çok kolaydir. Hele simdiki gibi olaganüstü 'kriz' anlarinda zaten buna meyilli ve gizliden gizliye zemin hazirlayan, çalismasini yapan insanlar her yerde. Geçtigimiz hafta boyunca 'saha disinda' yasanan olaylar bunun bir göstergesiydi. Mahallenin küçük fasistleri 'yargi' ve 'adalet' gücünü kendilerinde görerek sokaklarda insanlari dövdüler; asayis saglamak adina. Italyan konsolosluguna siyah çelenk birakan kalabalik binaya saldirdi, tekme tokat. ANAP kadin kollarindan bir grup Rumeli Caddesi'ndeki Benetton'in önünde protesto eylemi yapti; Benetton'in tüm ürünlerinin Türkiye'de üretildigini, o fabrikalarda çalisan birçok insana is imkani açtigini bilmeden. Ayni sey Fiat patentli diye tamami Tofas fabrikalarinda üretilen yerli araba simgesi Sahin'i yakanlar için de geçerli. Üstelik o eylemlerde insanlari ates sardi; birkaç kisinin yanip ölmesine ramak kaldi. Apo'nun yakalanmasindan beri son derece hisimli bir tavir sergileyen, hattâ bir ülkenin Basbakani için "maksimum dallama" diyecek kadar gözleri bulanan 'bir kisim medya' ise bu olaylarda hiç de masum degildi. Neyse ki son anda akillanip, 180 derece dönüp 'baris, dostluk ve kardeslik' mesajlari vermeye basladilar. Hem Juventus maçi geliyor ve Italyan futbolcular da buraya gelmek istemediklerini açik açik söylüyorlardi. Ayni zamanda maça gelecek 500 taraftarin da rezervasyonlarini iptal ettikleri söylendi. Fatih Terim spora siyasetin bulastirilmamasi mesajini verdi. Yabancilari ne kadar sevdigimizi de ekledi. Zamaninda "Bir Yugoslav'in benim hakkimda böyle seyler demesini anlayamadim" gibi irkçi demeçleri unutuldu. Yine kimse, her nedense, siyah formayla maça çikmanin, "Apo'yu iade edin" diye pankart tasimanin, taraftara Italyanca slogan öretilmesinin en azindan gündeme alinip alinmadigini sormadi. Ne de olsa sampiyonlugu Agar'a adayan Terim spor ile siyasetin karistirilmamasi gerektigini söylemisti bir kere. Ne de olsa, bu ülkede zamaninda Fenerbahçe "Hüseyin Kocadag'i unutmadik" pankartiyla sahaya çikinca yer yerinden oynamamisti.

Tarafsiz zemin

UEFA, Juventus'un basvurusunu tartisti üç saat boyunca. Söylenenlere göre maçin tarafsiz bir sahaya alinmasi da gündeme geldi; Isviçre'nin Lozan ya da Israil'in Tel-Aviv kentine. Sonuçta maçin 2 aralikta Istanbul'da oynanmasinda karar kilindi. Ayni gece tüm televizyon kanallari – istisnasiz – karari Türkiye'ye karsi alinmis, siyasi bir tavir olarak degerlendirdiler. Küçük hesaplarla hayatlarini belirleyen insanlar takimin bu talebini "Italyan oyunu" olarak degerlendirip komplo teorilerini, 'kararin ardinda yatanlari' kendilerince açiklamaya çalistilar. Juventus'u amatör küme takimi sandiklarindan olsa gerek; sakatliklarinin düzelmesi için bu tip oyunlara basvurduklari, takimlarinda Fransiz oyuncu oldugu halde maçin hakeminin de Fransiz olmasinin "Türk'e karsi düzenlenmis bir plan" oldugunu, üstelik TC'nin Juventus'a 'devlet güvencesi' verdigini söylediler. Yetmedi 'kanallarini arayan binlerce kisinin istegine cevap vermek adina' UEFA'nin telefon ve fakslarini verdiler protesto için. Medya fasizmini kimselere kaptirmamakta direnen Star'in "Onlar makarnaci, kafalari az çalisir, I. Dünya Savasi'nda da makarna yemislerdi" pompalamasiyla ve türevi kanallarla beslenen 'halkimizin' bu çarsamba ne yapacagi, Italyanlari nasil 'misafirperver' agirlayacagi, apayri bir merak konusu. Gözünüzün önünde maçi canlandirin: Binlerce Türk bayragi, yaninda iki kati üç hilalli bayraklar. Mahallenin küçük fasistleri yine orada. Italya aleyhine küfürlü sloganlar, marslar, bagirmayanlara karsi sözlü ya da fiziki saldirilar… Daha 'bizim' bu maça gitmek için tereddüt ettigimiz bir ortamda Juventus'un ya da akli basinda herhangi bir insanin maçin tarafsiz zeminde oynanmasi, ertelenmesi önerilerini desteklemekten baska sans var mi?

Sadece maç mi?

Herkes durumu kurtarmak adina Juve maçini olmadiklarini bildikleri halde "sadece bir futbol maçi" diyor sik sik. Sadece bir futbol maçiysa bu öfkeyi anlamanin imkani yok. Avrupa'da basarili bir Galatasaray istiyorsak, bu iki hafta üstüste haftada iki maç oynamayi kaldirabilecek, üstelik TAM KADRO Juventus'a karsi 'korkmadan' mücadele edecek, maç nerede oynanirsa oynansin oyunu degismeyecek bir Galatasaray degil midir bu? Ya da bu sene, bu maçla 'turu' kaybetsek bile, bunun telafisi, gelecek senesi yok mu? Hem bu sene zaten Sampiyonlar Ligi çitasi yükseldi, seneye bunu da yükseltmek için planlar yapilmamali mi? Bir yazisinda Çetin Altan yine Türkiye'yi özetliyordu; "Nedir alip veremediginiz, paylasamadiginiz, yahut var hirsinizla kapma dalasmasina girdiginiz sey? Biraz sakinlesin lütfen… Yüz yil sonrayi düsünün, bin yil sonrayi, yüz bin yil sonrayi, bir milyon yil sonrayi, bir milyar yil sonrasi… Bir milyar yil sonra Arz küresi, kirk bes milyar yil daha yasayacak, biliyor musunuz?" Iste bu kirk bes milyar yil içinde daha çok Juventus gelecek, geçecek. Belki Galatasaray sampiyonlar sampiyonu olacak, belki insanoglu futbol yerine yepyeni bir 'kitle afyonu' bulacak. Ama daha çok sey olacak. Fakat bu gidisatta; yabancilardan nefret eden, insanlari ayaklandirmak için gerçekleri saklayan, milliyetçilik duygularini pompalayan, baska ülkeleri, baska ülkelerin vatandaslarini, basbakanlarini asagilayan, hakaret eden, küçük fasistlerin sokakta 'baris saglama' girisimlerine onay veren bir Türkiye'nin Arz küresindeki yeri ne olacak. Iste o, tartismali.

Gelecegin spor bakani

(31/08/98), Bazi futbolcular vardir, uzun sureli sakatliklarindan dolayi kadroda yer almayip fiziki bir katki saglamasalar bile takimda bulunmalari huzur ve mutluluk kaynagidir. Cunku akillidirlar, farklidirlar, kulturludurler. Herkes onlar gibi futbolcu ister. Takimin 'imaji'ni yukseltirler. Taraftar, belki diger oyuncular ornek alir, duzelir, akillanir diye sever onlari. Ama, maalesef her takimda boyle futbolcular yok. Olanlarin da sayisi 2-3'u gecmez.

Simdi Galatasaray'a gelen ama sakatligi yuzunden bir turlu dogru durust oynayamayan ve beklenildigi gibi henuz defansin belkemigi olamayan, bu yuzden de bizi Fatih ve Vedat'a katlanmak zorunda birakan 29 yasindaki Tolunay Kafkas, kimi siyasi nedenlerle Cim-Bom'dan kopma noktasina gelen bir kisim taraftarin hâlâ takimi desteklemeleri icin nadir sebeplerden biri. Kisiligiyle, konusmasiyla, ozellikle.

Mesela televizyona konusmanin da bir futbol jargonu var. Spor muhabiri cikis tunelinde futbolcuyu yakalar ve klise sorularina klise cevaplar alir; "Zor mac oldu, ama kazandigimiz icin mutluyuz. Artik onumuzdeki haftaya bakiyoruz." Ama gectigimiz haftalarda, mac cikisinda bir muhabir Tolunay'in yanina gidiyor ve mac hakkindaki goruslerini soruyor. Tolunay "Bir Alman atasozu soyle der" diye cumlesine basliyor. Hani sirf bu cumlesini bile ornek alsa Galatasarayli futbolcular, takima katkisi buyuk olacak.

Profesyonel olarak futbolda 12. senesini yasayan Tolunay istanbul'a gelmeden once 6 takim dolasmis: PTT, Keciorengucu, Diyarbakirspor, Erzurumspor, Konyaspor, Trabzonspor. Trabzonspor'dan bahsetmek istemiyor. Hic ilgilenmedigini soyluyor. Ama kendine oradan kurtulmus diye de bakmiyor: "Trabzonspor'da oynamak bana onur ve gurur verdi. Sartlar bunu gerektirdi, ayrildim. Cok mutluydum. Bir kere aci tatli anilari paylastim. Bes sene, Trabzonspor bana, ben Trabzonspor'a cok seyler verdim. Mutlu bir sekilde ayrildik. Tabii ufak tefek sorunlar oldu, ama onlar onemli degil."

30'una yaklastigi icin kariyerinin son demlerini yasadigina inanmiyor. Kendine sinir olarak 36-37 yasini koymus; "Bu cok sasirilacak bir sey degil. Cunku Avrupa'da cok ustte bu sinir. Eger Allah kaza bela vermezse cok rahat oynariz. Tabii, Turk futbolcusunun psikolojik yapisi cok onemli. Belki fiziki gucu yetebilir ama zihin olarak insanlari rahat birakmiyorlar, ama ben yine de oynayacagim."

Televizyonlar futbolculari ekrana yansitirken onu "Kafka okuyan futbolcu" olarak gosterdiler. Kafka'ya ozel bir duskunlugu yokmus. Degisim'ini okumus. Siyaset, tarih ve felsefeyle ilgileniyor. Kendisiyle ilgili haberleri esi topluyor, o okudugu haberlerin altlarini cizerek ve fotokopi cekerek bir arsiv olusturuyor. On yildir, her gun Cumhuriyet gazetesi okuyor. Spor basinini, televizyon programlarini ve Turkiye liglerini takip etmemeye calisiyor. Futbola, isi geregi yeterince zaman ayirdigindan. Kendine kalan vakitlerde "Siir okumaya calisiyorum" diyor, "Nazim Hikmet'ten Ataol Behramoglu'na, Orhan Veli'den Yahya Kemal'e kadar... Buyuk Siir Antolojisi diye bir kitap var, onu okuyorum. Pablo Neruda'yi okuyorum." Ayrica sinemaya, tiyatroya gidiyor; "Her normal insan gibi."

Kendisinin baskalarindan degisik veya farkli oldugunu dusunmuyor. Ama Sergen'in atlari, Sergio'nun kaybettigi yuzugu, Hakan'in arkadas dugununde gobek atmasiyla dolu bir dunyada kolaylikla sivriliyor. Hem ilk defa bir futbolcu "siz" dendiginde "biz" diye cevap vermiyor. "Ben farkli bir sey cizmek istemiyorum. Ben herkesin yaptigi seyleri yapiyorum" diyor, "Bu spor dunyasinda az rastlanir, cok rastlanir beni fazla ilgilendirmiyor. Ama sadece bunlara ilgi duyuyorum. Bu benim farkli bir ozellige sahip oldugumu gostermiyor. Ben kendimi yenilemeye calisiyorum, asmaya calisiyorum. Her konuda. Benim yaptigim anormal seyler degil, cok dogal, siradan seyler. Onun icin de ben kendimi hicbir zaman farkli gormuyorum. Herkesin ilgi alani degisik. Benim ilgi duydugum seylere, dunyada da pek az kisi ilgi duyuyor, herhalde."

Tolunay roportaj veriyor ama konusmayi sevmiyor. Bu da spor basinin bugun yarattigi kirlenme yuzunden olmali. Turkiye'de herkesin her seyi yanlis anladigini soyluyor. "Bir kopukluk var, basinla futbolcular arasinda. Seviyeli, saygili bir diyalog yok" diyor, "Ben soyluyorum, insanlar kendi egolarini tatmin etmek istiyorlar basinda maalesef. Biz is yapiyoruz, is yapan insanlar tabii ki elestirilir. Bizim elestiriye acik olmamiz ve ondan ders almamiz gerekir. Cok onemli. Bir spor yazari benim eksiklerimi yazarsa, ben cok mutlu olurum. Benim iyiligimi istedigi icin. Ama insanin kisiligine saldirirsa, yurumesine, suna, buna o insana saygi duymamiz cok zor."

Acik Ogretim 3. sinifta okuyor; isletme bolumu. Bir turlu sinavlara giremedigi icin bitiremiyor. "Eninde sonunda bitirecegim" diyor. Asil, Siyasal Bilgiler Fakultesi'ni bitirmek istermis. Kemalist bir ailenin tek sporcusu. Kardesi makine muhendisi; "Ama biz rozetci bir Kemalist degil, onun devrimlerini sonuna kadar savunan, ilkelerine inanan, laik, cogulcu, demokrat insanlariz. Ailemiz boyle... Turkiye'de solun fraksiyonlari farkli, onu daha cok genis platformda degerlendirmek lazim. Sosyal demokratlik var, sosyalizm var... Ben ama, iyi bir Kemalist'im. Dogal olarak da Halk Partiliyiz ama tabii ki bugunku Halk Partisi'nden degil. Ustune basa basa soyluyorum Kemalist'im diye, ama spora siyaset karismasini dogru bulmuyorum."

O dogru bulmuyor ama bugun icinde bulundugu Galatasaray bunu cok 'dogal' goruyor olmali ki, siyasi futbol kulubu gorunumunden hic rahatsizlik duymuyor. Tuhaftir, Tolunay'in kariyeri de hep siyasetin futbola karisip karismadigina yonelik tartismalarin en yogun yasandigi kuluplerde gecti; Diyarbakirspor, Trabzonspor ve simdi de Galatasaray gibi. O herhangi bir kulup icin ozel olarak bir yorum yapmiyor ama, sadece genel bir cerceve ciziyor: "Ben bunu dogru bulmuyorum. Bu beni cok asan bir konu. iste ben bu konuda bir yorum yapamam." Peki dugune davet edilmis mi? "Bilmiyorum... Ben dugunu... Dugune cagrilip, cagrilmama konusu degil. Ben spora siyasetin bulasmasini istemiyorum ama insanlarin fikirlerini ozgurce soylemesi cok dogaldir. Ben simdi faal bir sporcuyum. Sporcuyum, adim sporcu. Siyasetci degilim. Sadece dusuncelerim var, ama futbolu bitirdikten sonra ne olur bilemem."

Fakat yine de bir ipucu veriyor. Futbolu bitirdikten sonra iyi bir teknik direktor olmak ve Spor Bakanligi yapmak gibi iki ideali var. Yani, gelecek secimde oylar ona!

Copyright © Oray Egin, oegin@ibm.net